Ölüm gibidir
Sual: Yenge ve baldızla aynı odada yalnız kalmanın dinen bir mahzuru var mıdır?
CEVAP
Yenge ve baldız namahremdir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir erkek, namahrem bir kadınla yalnız kalmaktan çok sakınsın! Eğer kalırsa üçüncüleri şeytan olur.) [Tirmizî, Taberanî]

Üçüncüleri şeytan olunca, her ikisine de vesvese verip günah işlemelerine zemin hazırlar. Bunlar akraba diye dikkati çekmez. Bunun için onların bir odada yalnız kalmaları daha tehlikelidir. Peygamber efendimiz, (Yabancı kadınla yalnız kalmaktan sakının!) buyurunca, oradakiler, (Bir kadının, kayınbiraderi, eniştesi gibi akrabalarla yalnız kalması da mı uygun değil?) diye sordular. (Kayınbirader daha tehlikelidir, ölüm gibidir) buyurdu. (Buharî, Müslim)

Enişte de, kayınbirader gibi tehlikeli olur. Hanımını bırakıp baldızıyla evlenenleri işitiyoruz, görüyoruz. (Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?) sözü meşhur olmuştur. Önce bayram seyran diye kılıfına uydurulup öpülüyor, sonrası malum...

Kızgınlık ateşi
Çok kızıp öfkelenmek, ateş gibi yandırır,
Hiddetin aşırısı, hep nefret uyandırır.

Ölümü istemek
Sual: Ölümü istemek caiz midir?
CEVAP
Dünya sıkıntılarından kurtulmak için, ölümü istemek mekruhtur. Fitnelerden uzak kalıp, günaha düşmemek için istemek caiz olur. (Hindiyye)

Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Şu altı şey ortaya çıkınca ölüm istenebilir:
1- Sefihler iş başına geçince,
2- Hükümler parayla satılınca, [Rüşvetle yanlış kararlar verilince]
3- Kan istihfaf edilince, [Cinayetler önemsiz sayılınca]
4- Güvenlik kuvvetleri çoğalınca,
5- Akraba ziyareti terk edilince,
6- Kur’an-ı kerim eğlence ve musiki gibi dinlenince ki, fıkıhtan haberi olmayan kimse, nağme yaptığı, teganniyle okuduğu için imamlığa geçirilir. İşte bu durumlar meydana çıkınca ölüm istenebilir.) [Taberanî]

Kanaat
Varlıkta ve darlıkta, Allah’a şükretmektir,
Şikâyetçi olmayıp, mevcutla yetinmektir.

Müslümanlara ahirette bol nimetler verilecektir

Sual: Ahirette nimete kavuşmak için, iman sâhibi olmak mı lâzımdır? Kâfirlerin öldürdükleri Müslümanlar ölürken acı duyarlar mı?

Cevap: Âdem aleyhisselâmdan bugüne kadar, her zaman, her yerde kötü insanlar iyilere saldırmışlardır. Allahü teâlâ her şeyi sebepler ile yaratmaktadır. Kötülerin cezasını da, kötü insanlar vâsıtası ile vermektedir. İşkence edenlere dünyada da cezalarını vermektedir. Kötülerin yanı sıra, iyiler de azab görmektedir. Bunların ve harpte ölenlerin ve kazada ölenlerin hepsi şehittir. Dünyada azab çeken iyi, suçsuz Müslümanlara ahirette bol nimetler verilecektir.

Ahirette nimete kavuşmak için, iman sâhibi olmak lâzım olduğu din kitaplarında yazılıdır. Bu kitaplar dünyanın her yerinde çok vardır. Bu kitapları okuyup da inanmayana kâfir denir. İslâmiyeti işitmeyen kâfir olmaz. İşitince (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) diyen ve buna inanan Müslüman olur. Bunun manası, (Her şeyi yaratan bir Allah vardır ve Muhammed aleyhisselâm Onun Resûlüdür)dür. Müslüman olan, Onun son Peygamberine tâbi olur.

Birçok yerde, kâfirler, zalimler, suçsuz Müslümanları, kadınları, çocukları öldürmüşlerdir. Öldürülen Müslümanlar, şehit olur. Öldürülürken yapılan işkencelerin acısını duymaz. Ölürken, kabirde verilecek olan Cennet nimetlerini görerek çok sevinir. Şehitler ölürken hiç acı duymaz. Sevinir ve çok neşelenir. Cennet nimetlerine kavuşur. Hadîs-i şerifte, (Müslümanların kabri Cennet bahçelerindendir.) buyuruldu.] (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 390)

***

Sual: Hastalık veya vücudundaki yaralardan dolayı, namaz kılarken dinin bildirdiği şekilde düzgün oturamayan veya oturunca kalkamayan bir kimse, namazını sandalyede, yüksek bir yerde kılabilir mi?

Cevap: Bir uzvundaki dertten, yaradan dolayı uygun oturamayan kimse, istediği gibi oturur. Oturabilmek için, ayaklarını kıbleye karşı uzatabilir. Bir yerini yastığa veya başka şeye dayar. Yahut, bir kimse tutarak düşmesine mani olur. Yüksek bir şeyin üstüne oturup îmâ ile kılması caiz değildir.

Sandalyede oturarak kılanın namazı kabul olmaz. Çünkü, sandalyede oturmak için zaruret yoktur. Sandalyede oturabilen kimse, yerde de oturabilir ve yerde oturup kılması lazımdır. Namazdan sonra, yerden ayağa kalkamayan, sandalyeden ise kolay kalkan hastayı yerden bir kimse kaldırır. Yahut, kıbleye karşı uzatılmış sedir, kanepe üzerinde, ayaklarını sarkıtmadan oturarak kılar. Namazdan sonra, ayaklarını sedirin, kanepenin bir yanına sarkıtıp, sandalyeden kalkar gibi kalkar.

Bir şeye dayanarak veya bir kimsenin tutması ile de, yerde oturamayan hasta, sırt üstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye uzatır. Başı altına yastık koyar. Yüzü kıbleye karşı olur. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rüku ve secdeleri, başı ile îmâ eder. Böyle de îmâ edemeyen aklı başında bir hasta, bir günden çok namazını kılamazsa, hiçbirini kaza etmez. Semâvî bir sebeple, yani elinde olmayarak, mesela hastalık ile veya baygın yahut secde, rekat sayılarını unutacak kadar dalgın olarak, beşten fazla namazını kılamayan da böyledir. Alkollü içkiler ve uyuşturucu maddeler veya ilaç alarak böyle baygın, dalgın olanın, kılamadığı namazlarının adedi birkaç günlük olsa da, hepsini kaza etmesi lazımdır.

***

Sual: Dişi ağrıyan bir kimse, dişine ilaç koysa, namaz vakti de daralsa, ağzındaki ilaç okumasına mani olması sebebiyle, bu kimse namazını bir şey okumadan da kılabilir mi?

Cevap: Bu konuda Halebî-yi kebirde deniyor ki:

"Şiddetli diş ağrısını durdurmak için konan ilaç, okumasına mani olsa, vakit dar ise, imama uyar. İmam yok ise, okumadan kılar"

***

Sual: Çok fazla ödünç ekmek isteyen kimseye, bu ekmekleri sayarak mı yoksa tartarak mı vermelidir?

Cevap: Eti tartarak, ekmeği ise tartarak veya sayarak ödünç vermek caizdir.

Nimetlerden mahrum kalmanın sebebi
Sual: İnsanlardan bazılarının, Allah tarafından gönderilen nimetlere kavuşamamasının sebebi ne olabilir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Muktûbât kitabında, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
"Allahü teâlânın feyizleri, nimetleri, ihsanları, yani iyilikleri, her an, insanların iyisine, kötüsüne herkese gelmektedir. Herkese mal, evlat, rızık, hidayet ve daha her iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir. Kullarının günahlarını yüzlerine vurmuyor. Kendisine karşı gelenlerin, günah işleyenlerin rızıklarını kesmiyor. Dünya için çalışanlara karşılıklarını, fark gözetmeksizin veriyor. Fark, bunları kabulde, alabilmekte ve bazılarını da alamamak suretiyle, insanlardadır. Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şekilde, parlamakta iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyazlatır. Güneş, elmaya ve bibere aynı şekilde parladığı hâlde, elmayı kızartınca tatlılaştırır; biberi kızartınca acılaştırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin parlaması ile ise de, aralarındaki fark, güneşten değil, kendilerindendir.

İnsanların, Allahü teâlâdan gelen nimetlere nail olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, nisan yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, nimetler içinde yaşadığı görülüp, mahrum kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlarda nimet olarak görülenler, hakikatte azab ve felaket tohumlarıdır. Mekr-i ilâhî ile yani Allahü teâlânın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. O kimseleri harap etmek ve daha ziyade azıp, sapıtmaları içindir. Nitekim, Mü'minûn suresinin 56. âyetinde mealen, (Kâfirler, mal ve çok evlat gibi dünyalıkları verdiğimiz için, kendilerine iyilik mi ediyoruz, yardım mı ediyoruz sanıyor. Peygamberime inanmadıkları ve din-i islâmı beğenmedikleri için, onlara mükafat mı ediyoruz, diyorlar? Hayır, öyle değildir. Aldanıyorlar. Bunların nimet olmayıp, musibet olduğunu anlamıyorlar) buyurulmuştur. O hâlde, Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyalıklar, hep haraplıktır, felakettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir. Onu bir an evvel helake sürükler. Allahü teâlâ, bizleri, böyle olmaktan korusun!"

***
Sual: Müslümanın öğrenmesi ve tatbik etmesi gereken din ilimler nelerdir?
Cevap: Resûlullahtan "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" gelen din bilgileri, ikiye ayrılır: Beden bilgileri ve kalp bilgileri. Beden bilgilerini, yani kalp ile inanılması ve yapılması ve beden ile yapılması ve sakınılması lâzım olan iman ve ibadet bilgilerinin hepsini Eshâbının hepsine tebliğ etmek, öğretmek vazifesi idi. Bunları bizzat ve bilvasıta bildirdi. Marifet ve tasavvuf denilen kalp bilgileri ise, güneş şuaları gibi, mübarek kalbinden her ân etrafa yayılıyordu. Bunlara (Nur) ve (Feyz) denir. Her Sahâbî, kendi kalbine gelen feyzlerden [akanlardan] kendi istidadı, kabiliyeti kadarının hepsine hemen kavuştu.

Resûlullaha muhabbetleri pek çok olduğu için, yayılan nurlardan istidatları kadarına hemen kavuştular. Kavuştukları nurlar, ihlâslarının çabuk ve çok artmasına sebep oldu. Beden bilgileri (Edille-i şer'ıyye) denilen dört kaynaktan öğrenilmiş, fıkıh kitapları vâsıtası ile bizlere gelmiştir. Resûlullaha uymak isteyenlerin, fıkıh kitaplarının bildirdiği ve mürşid-i kâmilin söylediği gibi ibadet etmeleri lâzımdır. Kalp bilgileri ise, bizlere Evliyanın kalpleri vâsıtası ile gelmiştir. Resûlullahın mübarek kalbinden bu bilgileri almak isteyenin, bir Velinin yanında bulunarak, bunun kalbinden alması lâzımdır. Veli, insanın kalbi ile, Resûlullahın "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" mübarek kalbi arasında, bir vâsıtadır, yoldur. (Tam İlmihal s. 1053)

***
Sual: Müslümanlar kalp bilgilerini nereden öğrenmelidir, bunlar kitap okumakla öğrenilebilir mi?
Cevap: Kalp bilgilerine, tasavvuf kitaplarını okumakla kavuşulamaz. Bu bilgileri sunan membaı, ariflerin kalpleridir. Böyle olduğu, (Semerât-ül-füâd) kitabının sonunda da yazılıdır. Her Sahâbî de, Resûlullahtan aldıkları, beden ve kalp bilgilerini, isteyen Müslümanlara bildirdiler. Daha sonra gelen Müslümanlar da, beden bilgilerini fıkıh kitaplarından, kalp bilgilerini, Evliyanın kalplerinden aldılar. (Ben, beden bilgilerini, doğruca Resûlullahın sözlerinden, yani hadîs-i şeriflerden öğreneceğim) diyenler, hadîs-i şerifleri yanlış anlayarak, nefsin ve şeytanın tuzaklarına düştükleri gibi, (Ben kalp bilgilerini doğruca Resûlullahın kalbinden alacağım) diyenler de, nefsin ve şeytanın tuzaklarına düşmüşlerdir.

Beden bilgilerinin, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerinden veya kitaplarından, kalp bilgilerinin de, bu âlimlerin, hayatta olanlarının kalplerinden, vefatlarından sonra da, ruhlarından alınması lâzımdır. Bu bilgilerin mütehassısları, yani Müctehidler ve Veliler, böyle söylemişlerdir. (Künûz-üd-dekâık)da yazılı olan, (Talebesi arasında âlim, Eshâbı arasındaki Peygamber gibidir), (Âlimin talebesinden üstünlüğü, Peygamberin ümmetinden üstünlüğü gibidir), (Her şeyin bir kaynağı vardır. Takvanın membaı ariflerin kalpleridir), (Fıkıh dersinde bulunmak, bir sene ibadet yapmaktan daha iyidir), (Âlimin yüzüne bakmak ibadettir) hadîs-i şerifleri, yukarıdaki yazımızın vesikasıdır. Allahü teâlâ, İslâm dininin kıyamete kadar devam edeceğini vaat etti. Beden bilgilerini muhafaza için Osmanlı devletini, kalp bilgilerini muhafaza için Evliyayı yarattı. İslâmın en büyük düşmanı olan İngiliz devleti asırlarca çalışarak, bu iki muhafızı yok etti. Allahü teâlâ, yeni muhafızlar yaratmakta, İslâmiyet devam etmektedir. (Tam İlmihal s. 1054)

Birine kızıp küs durmak, konuşmamak
Sual: Birine kızıp uzun süre ona karşı küs durmak, konuşmamak uygun mudur?
Cevap: 
Dargın, küs olana, üç günden önce gidip barışmak, daha iyidir. Güçlük olmaması için, üç gün müsaade edilmiştir. Daha sonra günah başlar ve gün geçtikçe artar. Günahın artması, barışıncaya kadar devam eder. Hadis-i şerifte;

(Sana darılana git, barış! Zulüm yapanı affet. Kötülük yapana iyilik et!) buyuruldu.

***
Sual: Dinimiz açısından, Peygamberin veya herhangi bir velinin hakkı, hatırı için, onun hürmetine diyerek dua etmekte bir mahzur var mıdır?
Cevap: 
Peygamberleri, salih kulları vesile ederek dua etmenin caiz olduğu kitaplarda yazılıdır. Mesela Berîkada deniyor ki:

"Peygamberin, velinin hakkı için demek, Onun nübüvveti haktır, vilayeti haktır demek olur. Peygamber efendimiz de, bu niyet ile (Peygamberin Muhammed hakkı için) demiş ve harplerde Allahü teâlâdan, Muhacirlerin fukarası hakkı için yardım dilemiştir." İslâm alimlerinden;
"Senden istedikleri zaman verdiğin kimseler hakkı için" gibi dualar yapanlar ve kitaplarına yazanlar çok olmuştur. Hısn-ül-hasîn kitabı böyle dualarla doludur. Rûh-ul-beyân tefsîrinde, Mâide suresinin 18. âyetinde diyor ki:

"Hazret-i Ömer'in haber verdiği hadis-i şerifte; (Âdem aleyhisselam yanıldığı zaman, ya Rabbi! Muhammed aleyhisselam hakkı için beni affet dedi. Allahü teâlâ da, Muhammed'i daha yaratmadım. Onu nasıl tanıdın dedi. Ya Rabbi! Beni yaratıp ruhundan bana ihsan edince, başımı kaldırdım. Arş'ın eteklerinde, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah yazılmış olduğunu gördüm. Sen isminin yanına, en çok sevdiğinin ismini yazarsın. Bunu düşünerek Onu çok sevdiğini anladım dedi. Allahü teâlâ da buna karşılık, ey Âdem, doğru söyledin. Mahluklarımın içinde, en çok sevdiğim Odur. Onun için, seni affeyledim. Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım dedi) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, imâm-ı Beyhekî'nin Delâil ve Âlûsî'nin Gâliyye kitaplarında da yazılıdır.

***
Sual: Birine kızıp uzun süre ona karşı küs durmak, konuşmamak uygun mudur?
Cevap: 
Dargın, küs olana, üç günden önce gidip barışmak, daha iyidir. Güçlük olmaması için, üç gün müsaade edilmiştir. Daha sonra günah başlar ve gün geçtikçe artar. Günahın artması, barışıncaya kadar devam eder. Hadis-i şerifte;
(Sana darılana git, barış! Zulüm yapanı affet. Kötülük yapana iyilik et!) buyuruldu.

***
Sual: Gayr-i müslim vatandaşlara nasıl muamele etmelidir? Meryem anayı ziyaret için Kudüs'e gelenlerden ve turistlerden ayakbastı parası almak câiz midir?
Cevap:
İbni Âbidîn "rahmetullahi aleyh", (Redd-ül-muhtâr) kitabında, kâfirin emân ile, yani izin verilerek İslâm memleketine gelmesini anlatırken diyor ki, başka bir memlekete, onların izni ile giren kâfire (Müstemin kâfir) denir. Dâr-ül-islâma müstemin olarak gelen bir kâfir, burada yaşamakta olan bir zimmî gibi, yani bir gayr-i müslim vatandaş gibi korkusuz yaşar. Onun haklarına malik olur. Bunun malını da, fasit sözleşme ile almamız câiz olmaz. Bu müstemine veya zimmîye olan borcunu ödemeyen Müslüman hapis olunur. Şu kadar var ki, müstemini öldürene kısas yapılmaz. Yalnız, (Diyet) denilen para cezası alınır. İbni Âbidîn, (İstîlâd)ı anlatırken buyuruyor ki, (Kıyamette, zimmînin ve hayvanların hakları altından kurtulmak, Müslümanın hakkından kurtulmaktan daha güçtür. Zimmînin malını gasp eden veya çalan bir Müslüman, kıyamette bunun azabını çekecektir). Müslüman memleketinde bulunan müstemin kâfirin malını, gönül rızası ile olsa bile, câiz olmayacak yol ile almak, gadr olur. Çünkü, İslâm memleketinde, İslâmiyetin emirlerine uygun hareket edilir. İslâm memleketinde, müstemin ile de, Müslümanlar ile yapılması câiz olan sözleşmeler yapılır. Alması İslâmiyyette lâzım olmayan malları alınamaz. Âdet olsa da, alması yine câiz olmaz. Meselâ Meryem anayı ziyaret için Kudüs'e gelenlerden ve turistlerden ayakbastı parası veya başka isimlerle bir şey almak câiz olmaz. Müslüman hacıdan ayakbastı parası almak da haramdır. (Tam İlmihal s. 874)

İslâmiyete inanmayanın kâfir olmasında şüphe eden de kâfir olur
Sual: Dinde zaruri olarak bilinen şeyleri inkâr edenlere Müslüman diyenler, hatta İslâm âlimi, dinde söz sahibi olduklarını söyleyenler, din büyükleri için söylenmiş olan kelimelerle bunları övenler, isimlerini söyleyerek, bunlar "zamanımızın bir taneleridir. Kitapları, gençler için bulunmaz nimettir. Yazıları, kemâl sahibi olduklarına şahittir. Dinimizin direğidirler. İslâm dininin bekçisidirler", diyenler için ne diyeceğiz? Böyle övenler, onların kitaplarını basanlar, yazanlar ve din büyüklerinin kitaplarıdır diye reklâmlarını yapanlar için ne denir?

Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:

Dinde zaruri olan şeylerden birine inanmayan kâfir olur. Bunun kâfir olduğunda ve Cehennemde sonsuz azab çekeceğinde şüphe eden de kâfir olur. Bunun kâfir olacağı, (Bezzâziyye) ve (Dürr-ül-muhtâr) ve Kâdı İyâdın (Şifâ) ve İmâm-ı Nevevînin (Ravda) ve İbn-i Hacer-i Mekkînin (el-A'lâm) kitaplarında açıkça bildirilmiştir "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în". Bir Hristiyan'ı, bir Yahudi'yi ve din-i İslâmdan ayrılanlardan birini kâfir kabul etmeyen kimsenin kâfir olacağında şüphe eden kimsenin de kâfir olacağını, İslâm âlimleri söz birliği ile bildirdiler. Bu söz birliği adı geçen kitaplarda yazılıdır. Kâfir olmasında şüphe eden de kâfir olunca, onu Müslüman bilenin nasıl olacağını ve hele, onu İslâm âlimlerini öven kelimelerle methedenin nasıl olacağını düşünmelidir. Bu sözümüzden, böyle kimseleri İslâm âlimi sananların ve bunların küfür saçan sözlerini, yazılarını övenlerin, yayanların, kâfir olacaklarını iyi anlamalıdır. Övmek, yaymağa çalışmak ve reklâmını yapmak, razı olmağı, beğenmeği gösterir. Küfre rıza, küfür olur. Küfre rıza demek, kâfirin küfür üzere kalmasını istemek değildir. Onun küfrünü beğenmek demektir. (Fâideli Bilgiler s. 421)

Hadîs-i şerifte, (Kişi, sevdiği ile beraberdir) buyuruldu. İmâm-ı Ali'nin ve başkalarının bildirdikleri hadîs-i şerifte, (Yemin ederim ki, Allahü teâlâ, insanı sevdikleri ile beraber haşr edecektir) buyuruldu. Taberânînin bildirdiği hadîs-i şerifte, (Allahü teâlâ, insanı sevdiklerinin arasında haşr edecektir) buyuruldu. Ebû Dâvüdün ve Tirmüzînin, Ebû Hüreyreden bildirdikleri hadîs-i şerifte, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir. Herkes, kiminle arkadaşlık ettiğine baksın!) buyuruldu. (Fâideli Bilgiler s. 429)

***

Sual: Bazı kimseler "Cebrâil aleyhisselâmın ve meleklerin ve cinnin ve şeytanların ve göklerin ve mirac mucizesinin ve Cennetin ve Cehennemin var oldukları ve bedenlerin tekrar dirilecekleri doğrudur" diyorlar. Fakat, bunları bildiren âyet-i kerimelere, uydurma manalar veriyorlar. Âdetlerin ve fizik kanunlarının dışında bir şey var olamaz diyorlar. Böylece, Allahü teâlânın, tabiat kanunları dışında birçok şeyler yaratacağını inkâr ediyorlar. Mucizelere inanmıyorlar. Bunlara, tabiatta gördükleri, öğrendikleri şeylere göre, mana veriyorlar. Allahın dinini yaymak için yapılan cihatta, kâfirlerden alınan esîrlerin köle olarak kullanılması haramdır, zulümdür. Vahşîlerin yaptığı şeydir, diyorlar. Bütün dinlerde bildirilmiş olan bu işi, Allah emir etmemiştir, diyorlar. Tefsir kitaplarının ve hadîs kitaplarının hiçbirine inanmıyorlar. Bunların içindekilerin hepsini âlimler uydurmuştur, diyorlar. Elimizde doğru olarak yalnız Kur'ân var. Biz Kur'âna yeni bilgilerimize göre mana veririz. İlk Müslümanların anladıklarına ve onlardan bize ulaşanlara inanmayız diyorlar. Böyle söyleyenlere (Müslüman) ve (Ehl-i kıble) denir mi? Müslüman olduklarını bildiriyor ve (Kelime-i şehadet) söylüyorlar ve kıbleye karşı namaz kılıyorlar. Hatta, hakiki Müslüman kendilerinin olduğunu ve hâlis İslâm dininin de onların söyledikleri gibi olduğunu iddia ediyorlar. Bunlara Müslüman mı diyeceğiz, kâfir mi diyeceğiz? Söylediklerine yanlış, bozuk mu diyeceğiz?

Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:

Hiç öyle değildir. Vallahi, bunların Müslümanlıkla hiç ilgileri yoktur. Bunlar, İngilizlerin beslediği İslâm düşmanlarıdır. Kâfirlerin, mürtedlerin en kötüleridirler. Çünkü bunlar, dinde zaruri olarak bilinen şeyleri inkâr ediyorlar. Bunların kelime-i şehadet söylemeleri ve Kâbe'nin kıble olduğunu söylemeleri, (Mümin) olduklarını ve Ehl-i kıble olduklarını göstermez. Zaruri olan, açık, meydanda olan din bilgilerini değiştirmeğe, âlimlerin hiç biri ve itikat ve fıkıh kitaplarının hiç biri izin vermemiştir. (Fâideli Bilgiler s. 420)

Bütün günahları affolur
Bütün günahları affolur

Sual: Bazı hadis-i şeriflerde, şunu yapanın bütün günahları affolur deniyor. Bunlara büyük günahlar da dâhil midir? Mesela kumar, içki, faiz, zina, katillik, gasp, namaz kılmamak, oruç tutmamak gibi büyük günahlar da dâhil midir?
CEVAP
Fıkıh bilgisi, hadis-i şeriflerden öğrenilmez. Hadis-i şeriflerin açıklaması, nakli esas alan ilmihal kitaplarından öğrenilir. Mesela hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Abdest alanın bütün günahları affolur.) [Müslim]

(Her gün üç kere, Âdem aleyhisselama salevat getirenin yani “Salevatüllahi alâ Âdeme” diyenin bütün günahları affolur.) [Deylemi]

(Hacca giderken veya gelirken ölenin, bütün günahları affolur.) [İsfehani]

(Her namazdan sonra 3 kere, “Estağfirullahel azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh” okuyanın, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni]

(Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullahel azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh” okuyanın, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni]

(Her namazdan sonra 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahü ekber sonra, “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerike leh, lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir” diyenin deniz köpüğü kadar günahı olsa da affedilir.) [Müslim]

(İşrak vakti iki rekât namaz kılanın, bütün günahları affolur.) [İ. Ahmed]

(İki Müslüman, selamlaşıp müsafeha eder [tokalaşır] ve bir de bana salevat-ı şerife okursa, anadan yeni doğmuş gibi bütün günahları temizlenir.) [R. Nasıhin]

Bu hadis-i şerifler, şartsız söylendiği için, bazı şartları var demektir. Bütün günahların affolması için bazı şartlar vardır:

1- İtikadın doğru olması şarttır. Ehl-i sünnet itikadında olmayanın, bid’at ehli olanın hiçbir ibadeti kabul olmaz.

2- Farzları yapıp haramlardan kaçmak şarttır. Mesela namaz kılmayan veya zina eden kimse, bin Müslümanla tokalaşsa da günahları affolmaz.

3- Günahlara tevbe etmek ve kul haklarını ödemek de şarttır.

4- O işleri ibadet olarak yapmaya, niyet etmek de şarttır.

5- Bir de bütün günahlar denince, büyük günahlar anlaşılmaz; genelde küçük günahlar anlaşılır. Yani yukarıda bildirilenler küçük günahlardır. Buna rağmen, hiç yapamıyorsak, yapabildiğimiz kadarını da elden kaçırmamalı. Ayrıca, tevbe edince, büyük günahlar da affolur.

Cami içinde yasak edilenler

Sual: Cami içinde konuşmak, alış veriş yapmak, çocuklar için oyun yerleri yapmak, caminin içinden geçmek dinimizce uygun mudur?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde buyruluyor ki:

"Camiden bazen geçmek caizdir. Yol haline getirmek mekruhtur. Özür olursa, mekruh olmaz.

Camilere necaset sokmak mekruhtur. Üzerinde necaset bulunan kimse, camiye giremez. Fetâvâ-i fıkhiyyede diyor ki:

"Mescitte necaset gören kimsenin, bunu hemen temizlemesi lazımdır. Temizlemeyi özürsüz geciktirirse, günah olur. Namaz kılanın üzerinde, secde yerinde necaset görenin, bunu ona bildirmesi lazımdır. Bunu haber vermek ve namazı geçecek olanı uyandırmak vacip değil, sünnettir."

Camide pazar kurmak, yüksek sesle konuşmak, nutuk söylemek, kavga etmek, silah çekmek, ceza vermek tahrimen mekruhtur.

Müminin hicvi, aşk, ahlaksızlık gibi haram şeyler bulunan şiiri okumak tahrimen mekruhtur. Camilerde ilahi ve mevlitleri namaz kılanlara mani olmamak şartı ile, ara sıra okumak caizdir. Her zaman okuyup, adet haline getirmek caiz değildir.

Camide bir şey yemek, uyumak mekruhtur. Misafir olan müstesnadır. Misafir, camiye girerken İtikâfa niyet etmeli, önce tehıyyet-ül-mescid olarak, namaz kılmalıdır. Sonra, yiyebilir ve dünya kelamı konuşabilir. İtikâf eden de yiyebilir, yatabilir. İtikâf sünnet-i müekkededir. İtikâfı terk etmek, beş vakit namazın sünnetlerini özürsüz kılmamak gibi olduğu Berîka da yazılıdır.

Camide soğan, sarımsak gibi fena kokulu şeyleri yiyene, sigara içene mani olmalıdır. Kasapları, balıkçıları, ciğercileri, yağcıları, üzerleri pis ise ve pis kokarsa ve üzeri pis kokanları ve cemaati dili ile incitenleri, camiden çıkarmalıdır. İlaç olarak kokulu şey özür ile veya unutarak yiyen, cemaate gelmez, mazur olur. Pis koku insanlara ve meleklere eziyet verir.

Camide, alış veriş olan her akit, sözleşme mekruhtur. Nikah yapmak ise müstehaptır.

İbadet etmeyip, camide dünya kelamı ile meşgul olmak tahrimen mekruhtur. Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, camide dünya kelamı konuşmak da, insanın sevaplarını giderir. İbadetten sonra, mubah olan şeyleri, hafif sesle konuşmak caizdir. İslâmiyetin beğenmediği şeyleri konuşmak, her zaman caiz değildir.

Cami içinde tütün içmek, soğan, sarımsak yemek haramdır."

***

Sual: Bir kimse namaz kılarken, abdesti bozulursa, bu namazı tekrar mı kılmalı veya nasıl hareket etmelidir?

Cevap: Namazda iken, abdesti, guslü bozacak bir şey yapmak haramdır. Namazın son rekatinde teşehhüt miktarı oturmadan önce, abdesti ve guslü bozacak bir şey yapılırsa, namaz hemen bozulur. Teşehhüt miktarı oturduktan sonra yapılırsa namazı tamam olur. Bir kimsenin teşehhüt miktarı oturmadan evvel, abdesti kendiliğinden bozulursa, hemen gidip, abdesti tazeleyip, namazına devam edebilir ise de, baştan kılması efdaldir.

Namazda teşehhüt miktarı oturduktan sonra abdesti kendiliğinden bozulursa, hemen abdest alıp vacip olan selamı verirse, yahut abdest almayıp, namazı bozan bir şey yaparsa, mesela selam verirse, namazı tamam olur.

Guslünü ve abdestini Maliki mezhebine uyarak alan Hanefi mezhebindeki bir kimsenin, namazda abdesti, aynı özürden dolayı tekrar bozulursa veya abdest almak güç olursa, namaza dururken Maliki mezhebini taklit eder. Maliki mezhebinde, hastaların, ihtiyarların namazları böylece bozulmamış olur.

***

Sual: Bir Müslüman için, nafile ibadet yapması mı yoksa insanların dinlerini doğru öğrenmeleri için çalışması mı daha efdaldir.

Cevap: İslâmın temeli, imanı, farzları, haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zaman, İslâmiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, Müslümanlara Emr-i maruf yapmayı emrediyor. Yani benim emirlerimi, bildiriniz, öğretiniz diyor ve Nehy-i anilmünker emrediyor. Yani yasak ettiğim haramları bildiriniz ve yapılmasına razı olmayınız, diyor. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Birbirinize Müslümanlığı öğretiniz. Emr-i marufu bırakır iseniz, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve dualarınızı kabul etmez.) Yine buyurdu ki:

(Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda gazaya verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i anilmünker sevabı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir.) İbni Âbidînde;

"Fıkıh aliminin Müslümanlara sağladığı faydanın sevabı, cihat sevabından çoktur" buyuruluyor.

***

Sual: Farzları, sünnetleri beğenmeyenin imanı gider mi?

Cevap: Farzları, sünnetleri, beğenmemek küfür olur.

Karakterler ve burçlar
Sual: İnsan karakterleri burçlara göre midir?
CEVAP
Halk arasında, zodyak (burçlar kuşağı) üzerinde yer alan 12 takımyıldıza "burçlar" adı verilir. Zodyak, gökyüzünde güneş ve başlıca gezegenlerin yolu üzerinde bulunduğu tasarlanan hayali bir kuşaktır. Burçlar kuşağı olarak da söylenir. Güneşin burçlara karşı olan durumunun değişmesi yüzünden, bugün burçlardan hiçbiri kendi adıyla anılan bölgede bulunmamaktadır. Bu yüzden 20. yüzyılda Güneş, 1 Ocakta Oğlak burcunda olmayıp Yay burcundadır. Bu yüzden de burçlarda doğanların belli bir karakter sahibi olduğu söylenemez. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Kusurları bilmek için

Sual: Kusurlarımı öğrenip düzeltmek istiyorum. Fakat kusurlarımı nasıl öğrenebilirim?
CEVAP
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
İnsanların bazıları, hatta çoğu, kendi kusurunu bilemez. Elin gözündeki çöpü görür de, kendi gözündeki merteği göremez. Alışkanlık haline getirdiğimiz kusurlarımızın hata olduğunu bile düşünmeyiz.

Kusuru öğrenmenin birkaç yolu:

1- Bir şey öğrenmek isteyen, o hususta kendini talebe kabul etmelidir. Yaşı kendinden küçük de olsa, bilmediği hususlarda bilenlere sormalıdır. Kalbin kusurlarını bilen, ilmiyle amil salih birinden kusurlarını ve tedavi çarelerini öğrenmelidir.

2- Kendisine kusurlarını gösterecek salih ve basiret sahibi bir arkadaş bulmalı, kusurlarını söylemesi için ona rica etmelidir. Hazret-i Ömer, Eshab-ı kiramdan bazılarına kusurlarını sorardı.

Akıllı kimse, daima kendini kusurlu görmelidir. Hakiki dostlarımızdan başkasına kusurumuzun ne olduğunu sormak faydasızdır. Kimi dalkavukluk eder, kusurlarımızı gizleyip söylemez. Kimisi de haset eder, kusur olmayan şeyi kusur gibi gösterir.

Kusurumuzu samimi olarak söyleyen çıkarsa, kolay kolay kabul edemeyiz. Halbuki başkalarının ikazı ile kusurlarımızı düzeltmemiz büyük fazilettir.

Kötü huylarımız, zehirli yılan ve akrep gibidir. Birisi, ceketimizde bir akrep olduğunu söylese, doğru söyleyip söylemediğine bakmadan hemen ceketi çıkartırız. Kötü huylar ise akrepten daha tehlikelidir. Akrep en fazlasından bizi zehirleyip öldürebilir. Fakat kötü huylar, sonsuz felaketimize sebep olabilir. Kötü huylarımızı haber verene teşekkür etmiyorsak, bizi ikaz ettiği için sevinmiyorsak, gerçekten kusurlu olduğumuz anlaşılır.

Hele bir de, (Senin de şu kusurların var. Bir de bana nasihat mi ediyorsun?) diyerek nasihati kabul etmediğimizi gösterirsek, kötü olduğumuz iyice meydana çıkar.

Bu hâl, günahlarımızın çokluğu sebebiyle kalbimizin karardığını gösterir. Daha açıkçası iman zayıflığından meydana gelmektedir. Kusurlarımızı söyleyene teşekkür ve dua etmeliyiz!

3- Düşmanlarımız da kusurlarımızı dillerine dolayabilir. Çünkü kin ve nefret gözlüğü ile bakan, kusurları daha kolay görür. Böyle bir düşman, kusurlarımızı gizleyen dalkavuktan daha iyidir. İnsan tabiatı, düşmanın ikazını hoş görmez. Fakat akıllı kimse, düşmanın sözlerinden istifade etmeli, söylediği kusurları düzeltmeye çalışmalıdır.

4- Kusurlarımızı öğrenmenin bir başka yolu da, başka Müslümanlara bakmaktır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümin müminin aynasıdır.) [Taberani]

Başkasının kusurlarında kendi kusurlarını görür. Başkasında görüp hoşlanmadığı şeylerden kendini temizler. Birçok salih kimse, kötü insanın kötülüğünü görüp kendilerini ıslah etmişlerdir. Bir ayyaş düşünün, fazla içtiğinden yol kenarına yatıp, kustuğunu köpekler yalamaktadır. Bu hali gören kimse, ayyaşlığa özenmez. Bunun gibi kumarbazın, hırsızın haline gıpta etmez. İyilerin iyiliklerine imrenir. Bildirilen bu yollarla kusurlarımızı düzeltmemiz mümkündür.

Hazret-i İsa’ya, güzel ahlakını kimden öğrendin, dediklerinde; (Birinden öğrenmedim. İnsanlara baktım. Hoşuma gitmeyen huylarından kaçınıp, beğendiklerimi ben de yaptım) buyurdu.

Hazret-i Lokman’a da (Edebi kimden öğrendin) dediklerinde, (Edepsizlerden) dedi.

5- İnsan kendi kusurlarını zor anlar. Güvendiği arkadaşına sorarak da, kusurunu öğrenir. Sadık dost, arkadaşını, tehlikelerden, korkulardan koruyan kimsedir. Böyle bir arkadaş bulunursa, bunu büyük nimet bilmelidir. Onun tavsiye ve nasihatlerine kızmamalı, aksine çok sevinmelidir. Mesela gıybetin, zinadan kötü olduğu, sevapları ateşin kuru odunu yaktığı gibi yok ettiği hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Biz gıybet etmeye başlayınca bir arkadaşımız, (Sus sevapların yanacak, Cehenneme gideceksin) derse, bize iyilik mi etmiş olur yoksa kötülük mü? İyilik ettiğine göre, böyle arkadaşa kızmak mı, yoksa minnettar kalmak mı gerekir? Yanımızda bir arkadaşın gıybeti yapılınca, hemen müdahale etmemiz gerekir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Gıybet edilen kardeşini, gücü yettiği halde himaye etmeyeni Hak teâlâ dünya ve ahirette zelil eder.) [İ.Ebiddünya]

Kötü huylar, kalbi, ruhu hasta eder. Hastalığın artması, kalbin, ruhun ölümüne sebep olur. Müslümanın önce kalbini temizlemesi gerekir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzuvları iyi olur. Bu kötü olursa bütün organları bozuk olur. Bu kalbdir.) [Beyheki]

Kalb, yürek denilen et parçasındaki gönüldür. Kötü huylar çoktur. Hepsi için müşterek ilaç, hastalığı, zararını, sebebini, zıddını ve ilacın faydasını bilmektir. Bu hastalığı kendinde teşhis etmek, aramak, bulmak gerekir. Bu teşhisi herkes kendi yapmalıdır. Kendi yapamazsa, iyilerin, salih kimselerin bildirmesi ile anlamalıdır.

Bize karşı kötülük yapan zalimleri affetmek, onlara iyilik yapmak bir fazilettir. Fakat başkalarına zulmeden, Allahü teâlâya isyan edenlere ihsan edilmez. Çünkü zalime ihsan edince mazluma haksızlık edilmiş olur. Zalimlere, bid'at sahiplerine ve başkalarına zararı dokunan kimselerin günahlarını açığa vurmakta mahzur yoktur. Bazen gerekir.

Kötü huydan kurtulmak için

Sual: Kendimizde bulunan kötü bir huydan kurtulmak için ne yapmak gerekir?
CEVAP
Kendinde kötü huy bulunan kimse, buna yakalanmanın sebebini araştırmalı, bu sebebi yok etmeye, bunun zıddını yapmaya çalışmalıdır. Kötü huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok uğraşmak gerekir. Çünkü insanın alıştığı şeyden kurtulması zordur. Kötü şeyler nefse tatlı gelir. İnsanın, kötü şey yapınca, arkasından riyazet çekmeyi, nefse güç gelen şey yapmayı âdet edinmesi de, faydalı ilaçtır. Mesela, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim veya oruç tutacağım, gece namazları kılacağım diye yemin etmelidir. Nefs, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlakın zararlarını okumak, işitmek de, faydalı ilaçtır. Bu zararları bildiren hadis-i şerifler çoktur. İslam Ahlakı kitabındaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:

(Allah katında kötü huydan büyük günah yoktur.) Çünkü, bunun günah olduğunu bilmez. Tevbe etmez. İşledikçe, günahı kat kat artar.

(İnsanların hiç çekinmeden, sıkılmadan yaptıkları günah, kötü huylu olmaktır.)

(Her günahın tevbesi vardır. Kötü ahlakın tevbesi olmaz. İnsan, kötü huyunun tevbesini yapmayıp, daha kötüsünü yapar.)

(Sıcak su, buzu erittiği gibi, iyi ahlak da, hataları eritir. Sirke, balı bozduğu gibi, kötü ahlak da, hayratı, hasenatı mahveder.)

İyi huylu olmak için

Sual: İyi huylu olmak ve iyi ahlakı muhafaza edebilmenin çaresi nedir?
CEVAP
Kötü niyet ile olmayan hikmet, adalet, iffet ve şecaat, iyi ahlakın kaynağıdır. İyi huylu olmak için ve iyi ahlakını muhafaza edebilmek için, salih kimselerle, iyi huylularla arkadaşlık etmelidir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Kurtulmanın tek çaresi vardır, o da kurtulanlarla beraber olmaktır.)

İnsanın ahlakı, arkadaşının huyu gibi olur. Ahlak, hastalık gibi bulaşıcıdır. Kötü huylu ile arkadaşlık etmemelidir. Hadis-i şerifte, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibi olur) buyuruldu. Faydasız şeylerden, oyunlardan, zararlı şakalaşmaktan ve münakaşa etmekten sakınmalıdır. İlim öğrenmeli ve faydalı işler yapmalıdır.

Ahlakı bozan, şehveti harekete getiren seks, fuhuş kitapları okumamalı, böyle radyo ve televizyondan sakınmalıdır. İyi huyların faydaları ve haramların zararları ve Cehennemdeki azapları, hep hatırlanmalıdır.

Mal mevki arkasında koşanlardan hiçbiri muradına kavuşamamıştır. Malı, mevkiyi hayır için arayan ve hayır işlerde kullanan, rahata, huzura kavuşmuştur.

Mal, mevki gaye olmamalı, hayra vasıta olmalıdır. Mal mevki, bir deryaya benzer. Çok kimse, bu denizde boğulmuştur. Allahü teâlâdan korkmak, bu deryanın gemisidir. Hadis-i şerifte, (Dünyada, kalıcı değil, yolcu gibi yaşamalı! Öleceğini hiç unutmamalı!) buyuruldu. İnsan, dünyada baki değildir. Dünya zevklerine daldıkça, dertler, üzüntüler, güçlükler artar.

Aşağıdaki hadis-i şerifleri hiç unutmamalıdır:
(Kişi, az ibadet etse de, güzel ahlakı ile en yüksek dereceye kavuşur.) [Taberani]

(İnsan, güzel huyu ile, Cennetin en üstün derecelerine kavuşur. [Nafile] İbadetlerle bu derecelere kavuşamaz. Kötü huy, insanı Cehennemin en aşağısına sürükler.) [Taberani]

(İbadetlerin en kolayı, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır.) [İbni Ebid-dünya]

Birinin gündüzleri oruç tuttuğu, geceleri namaz kıldığı, fakat kötü huylu olduğu, dili ile komşularına, arkadaşlarına eziyet ettiği söylendiğinde, Peygamber efendimiz cevabında, (Böyle olmak iyi değildir. Gideceği yer, Cehennem ateşidir) buyurdu.

İnsan günahını ne kadar çok büyük görürse o kadar iyidir. Fakat günahı yüzünden Allahü teâlânın sonsuz rahmetinden ümit kesmek caiz değildir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: İşlediği günahı affımın yanında büyük görene gazaplanırım. Eğer acele etmek şanımdan olsaydı, acele ceza verseydim, rahmetimden ümit kesenlere acele ceza verirdim.) [Deylemi]

Allahü teâlâ, tevbe edilen günahları affeder.

Eshab-ı kiramın, velilerin hayat hikayelerini okumak da iyi huylu olmaya sebep olur.

Harama bakmak göz zinası olmuyor mu?
Sual: Bir hoca, (Bizzat kendileri değil, resimleri olduğu için, namaz kılan evli veya bekâr erkeğin, açık görüntüleri seyretmesi mubahtır, en fazla mekruh olabilir) dedi. Göz zinası olmuyor mu? Haram değil mi?
CEVAP
Elbette haramdır. Muteber bir kitaptan nakletmeden rastgele konuşmanın vebali büyüktür. Harama helâl veya mubah demek insanı küfre sokar.

Kadınların bakılması haram olan yerlerinin resimlerine, sinemadaki ve televizyondaki görüntülerine şehvetle bakmak veya şehvete sebep olacak görüntülerine bakmak, böyle sesleri dinlemek haramdır.

Kadınların avret yerlerine cam, herhangi gözlük ve su arkasından şehvetsiz de bakmak ve su içindeki kadına bakmak caiz değildir, haramdır. (S. Ebediyye)

Demek ki, şehvetsiz bile olsa, şehvete sebep olacak görüntü olduğu için, açık görüntülere bakmak haramdır. Hele namaz kılan birinin seyretmesi çok daha çirkin olur. Bir şeyin günah olduğunu ve haramın ateş olduğunu bilerek yapmak, günahta ısrar etmek, daha büyük günahtır. Küfre kadar götürebilir.

***
Sual: (Kadınların saç telinin görünmesi bile günahtır) diyorlar. Önden az veya çok görünmesi, günah yönünden farklı mıdır?
CEVAP
Evet, farklıdır. Avret yerinin dörtte birinden az açılması namazı bozmaz, günah da olmaz. Ama yabancıya saç telini bile göstermek günahtır.

Küçük günahla büyük günah bir olmadığı gibi, kadının saçının veya kolunun açık olmasıyla bacağının açık olması elbette aynı olmaz. Haramlar da, derece derecedir. Kadınla tokalaşmak günah, öpmek daha büyük günah, zina ise hepsinden daha büyük günahtır.

Allahü teâlânın gazabı günahlar içinde saklıdır. Günahların bazısı, bazısına göre küçük görünse de, Allahü teâlânın emirlerini yapmamak olduğu için hepsini de büyük bilip sakınmalıdır. Mümin, iman nuruyla küçük günahları da büyük görür. Her günah işleyişte kalbi sızlar. Günah, kulun yanında küçük ve önemsiz görününce, Allahü teâlâ katında büyük olur. Kul, küçük günahı büyük görünce, o günah Allahü teâlânın katında küçülür. Günah, küçük olsa da, devam edilince büyük günah olur. Bir hadis-i şerif:
(Küçük günaha devam etmek, büyük günaha sebep olur. Büyük günaha devam etmek de, insanı küfre sürükler.) [İbni Asakir]
Her günahtan sakınmalı. Çünkü İsm-i a'zamı bilen, her duası makbul, âlim bir kişi olan Belam-ı Baura, mübarek bir zata beddua ettiği için kâfir oldu. A'raf sûresinin 176. âyet-i kerimesinde dilini sarkıtıp soluyan köpeğe benzetildi. (K. Saadet)

İslam âlimleri buyuruyor ki:
Beddua, iki başlı ok gibidir. Oku atınca, karşı taraf o bedduaya layıksa orada kalır, şayet değilse, ok geri döner sahibini vurur. 

Bir hadis-i şerif:
(Bir kimse beddua edince, lanet edilen buna müstahak değilse, kendine döner.) [Beyhekî]

Evlenmenin faydaları nelerdir

Sual: Evlenmenin faydaları nelerdir ve evlenirken nelere dikkat etmelidir?

Cevap: Evlenmekte çok fayda vardır.

Evvelkisi, dinini hıfz etmiş olur. Ve huyu güzel olur. Ve kazancında bereket olur. Ve hem de, sünnet ile amel etmiş olur. Nitekim, Peygamberimiz "aleyhissalâtü vesselâm" buyurur: (Nikahlanınız, çok evladınız olsun. Zira ben kıyamette ümmetimin çokluğu ile sair ümmetlere iftihar ederim.)

Ve dahi zevcin ve zevcenin birbirlerine karşı olan haklarına riayet etmeleri lazımdır.

Ve dahi, bir kimse evleneceği zaman, araştırarak, saliha yani dinine kavi ve mahrem olmayan bir hanım bulup almalıdır.

Ve dahi, bir kızı, malından ve hüsnünden dolayı almaya. Zira, sonra zelil olur. Peygamberimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" buyurdu ki: (Bir kimse, malından veya güzelliğinden ötürü bir hatun alsa, onun malından ve hüsnünden mahrum olur.)

Ve bir kimse, dininden, ahlakından ötürü bir hatun alsa, Hak teâlâ, onun malını ve hüsnünü ziyade eyler.

Avret, erinden, dört mertebe aşağı olmak gereklidir. Yaşı ve boyu ve hısımı ve akrabası. Dört şeyde, avret erinden ziyade olmak gerek. Biri, güzel ola ve biri edepli ola ve biri, huyu iyi ola ve biri, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınıcı ola ve saçı, başı, kolları, bacakları açık olarak yabancı erkeklere görünmeye.

Ve dahi, nikah için söz kesilmeden evvel, dünür olacak aileler hakkında ve evlenecek olan gençler hakkında iyice tahkikat yapılması, hem sünnettir ve hem de aralarındaki geçimin devamına sebep olur. Bunda üç fayda olduğu beyan olunmaktadır: Biri, ikisinin arasında, ta ölünceye dek, muhabbet kesilmez. İkincisi, rızklarında bereket olur. Üçüncüsü, sünnet ile amel etmiş olur.

Bundan sonra, önce belediyede evlenme işini yaptıralar. Sünnete uygun nikah yapmamak büyük günah olur. Evlenme işlemi yaptırmamak da suç olur.

Sünnete uygun nikahtan sonra, erkek tarafı avret tarafına güzel ve kıymetli şeyler göndere, muhabbete sebeptir.

Ve dahi, eri karşısında, zevcenin her türlü süs ve düzgün istimali caiz ve ziyade sevabdır.

Evlenenlere (Bârekellahü lek ve bârekellahü aleyhâ ve ceme'a beynekümâ bilhayri) diyeler. Yani, Allahü teâlâ, sana mübarek eylesin ve zevcene mübarek olsun ve ikinizin arasını, hayırla cem eylesin!

Bazılarının yaptıkları gibi, (Bir hoşça geçinin, oğullu uşaklı olasınız) demek, cahiller hitabıdır, faydası yoktur. (İslâm Ahlâkı s. 331)

***

Sual: Baba veya anne, ellerindeki malı, hediye ederken, çocuklar arasında eşit mi dağıtmalıdırlar?

Cevap: Bir kimsenin, salih olan kız ve erkek çocuklarına hediye verirken, müsavi, eşit miktarda vermesi efdaldir. Malının hepsini oğluna hediye etmesi caiz ise de günahtır. Hediye edilen böyle bir mal, çocuğun mülkü olur ise de, hediyeyi veren babaya günah olduğu Hindiyyede bildirilmiştir. Bir kimsenin, salih veya ilim tahsilinde olan çocuklarına daha çok mal vermesi caizdir. Bu çocuklar, salih olmakta eşit ise, hediye edilen malı müsavi, eşit olarak dağıtmalıdır. Çocukları fasık, günahkar olanın, miras bırakmayıp, salihlere, hayrata vermesi efdaldir. Çünkü, günaha yardım etmemiş olur. Fasık çocuğa nafakadan fazla yardım yapmamalıdır.

***

Sual: Bir Müslümanın, cemaat sevabı almak için muhakkak camiye mi gitmesi gerekir?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Uyûn-ül-besâir'de deniyor ki:

"Özürlü olmadığı halde camiye gitmeyip, evinde ailesi ile cemaat yapan kimse, camideki cemaatin sevabına kavuşamaz. Yani, camiye mahsus olan, fazla sevaba kavuşamaz. Yoksa, evde cemaatle kılınca da, cemaat sevabına, yani yirmiyedi kat sevaba kavuşur. Şunu da bildirelim ki, iki cemaat de, şartlara, sünnetlere uygun olduğu zaman böyledir. Evdeki cemaat daha uygun ise, evde kılmak lâzımdır."

***

Sual: Şükür secdesi diye bir secde var mıdır varsa niçin ve nasıl yapılır?

Cevap: Şükür secdesi de, tilavet secdesi gibidir. Kendisine nimet gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehabdır. Secdede önce, Elhamdülillah denir, sonra, secde tesbihini okur. Namazlardan sonra şükür secdesi yapmanın mekruh olduğu, Mektûbât-ı Ma'sûmiyye'de de yazılıdır. Cahillerin sünnet veya vacip sanacağı mubahları yapmak da, tahrimen mekruhtur. Bidat hasıl olmasına sebep olur.

***

Sual: Maaş veya ücret karşılığı imamlık yapanın arkasında namaz kılınır mı?

Cevap: İmamlık şartlarını taşıyan bir kimse, ücret veya maaş karşılığı imamlık yapıyorsa, bunun arkasında namaz kılmanın caiz olduğuna fetva verilmiştir.

***

Sual: Adalet yapmakla, ihsan etmek farklı şeyler midir?

Cevap: Bir kimsenin hakkını geri vermek, ona olan borcunu ödemek, Adalet yapmak olur. Hakkından fazlasını vermekse, ihsan etmek olur.

İslâmiyeti yoketmek isteyenler

Sual: İslâmiyeti yok etmek isteyenler, hangi kılıkla İslâmiyete saldırmaktadır?

Cevap: İslâm nimetlerinin elden çıkmasına sebep olanlar iki kısımdır:

Birincileri, düşmanlıklarını açıklayan kafirler olup, bunlar silahlı kuvvetleri, propaganda vasıtaları ile İslâmiyeti yıkmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar, bunları biliyor ve onlardan üstün olmaya çalışıyor.

İkinci kısımdakiler, kendilerine Müslüman ismini verip, din adamı tanıttırıp, Müslümanlığı, kendi akılları ile, keyiflerine uygun bir şekle çevirmeye uğraşıyor, Müslümanlık ismi altında, uydurma bir din kurmak istiyorlar. Hile ve yalanlarla, Müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. Müslümanların çoğu bunları, bazı sözlerinden ve İslâmiyeti yıkıcı davranışlarından seziyor ise de, çok kurnaz idare edildikleri için, birçok sözleri revaç bulup, Müslümanlar arasında yerleşiyor. Müslümanlık, yavaş yavaş bozularak, bunların istedikleri, planladıkları şekle dönüyor.

Bazıları da; "Bu asırda yaşayabilmemiz için, milletçe batılılaşmalıyız" diyor. Bu sözün iki manası vardır:

Birincisi, garplıların fende, sanatta bulduklarını öğrenmek, yapmak, bunlardan istifadeye çalışmaktır ki, bunu İslâmiyet, zaten emretmektedir. Fen bilgilerini öğrenmenin farz-ı kifaye olduğu, kitaplarda bildirilmiştir. Resûlullah efendimiz;

(Hikmet yani fen ve sanat, müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) buyurmuştur. Fakat bu, garba, batıya uymak değil, ilmi, fenni onlarda bile arayıp almak ve onların üstünde olmaya çalışmaktır.

İkinci manada garblılaşmak ise, ecdadımızın doğru ve mukaddes yolunu bırakıp, batının bütün adetlerini, ahlaksızlıklarını, dinsizliklerini ve putlarını alıp, camileri kilise ve eski sanat eseri şekline sokmak, Müslümanlığa şark dini, gerilik dini, Kur'ân-ı kerime çöl kanunu, puta tapmaya, ibadete müzik karıştırmaya batı dini, modern ve medeni din demek ve İslâmiyeti bırakıp, hıristiyanlığa, musiki aletleri ile ibadete dönmeye, Dinde reform ismini vermektir.

Herkes şunu bilmelidir ki, bu milletin damarlarında dolaşan asil kan, ne bugün, ne de, onların ümitle bekledikleri günlerde, bu manada asla garplılaşmayacak ve dinsiz olmayacak, zındıkların yalanlarına aldanmayacaktır. Ecdadının mukaddesatını ayaklar altında çiğnetmeyecektir!

***

Sual: Kur'ân-ı kerim okurken nelere dikkat etmelidir?

Cevap: Kur'ân-ı kerim okurken on edep lazımdır:

1 - Abdestli ve kıbleye karşı [başını örterek] hürmetle okumalı.

2 - Ağır ağır ve manasını düşünerek okumalı. Manasını bilmeyen de ağır okumalıdır.

3 - Ağlayarak okumalıdır.

4 - Her âyetin hakkını vermeli, yani azab âyetini okurken, korkarak, rahmet âyetlerini heveslenerek, tenzih âyetlerini tesbih ederek okumalı. Kur'ân-ı kerim okumağa başlarken E'ûzü ve Besmele çekmelidir.

5 - Kendisinde riya, yani gösteriş uyanırsa veya namaz kılana mâni oluyorsa, yavaş sesle okumalıdır. Hafızların mushafa bakarak okumaları, ezber okumaktan daha çok sevaptır. Çünkü, gözler de ibadet etmiş olur.

6 - Kur'ân-ı kerimi güzel sesle ve tecvit üzere okumalıdır. Harfleri, kelimeleri bozarak teganni etmek haramdır. Harfler bozulmazsa, mekruh olur. [Halebîde diyor ki, teganni ile okuyan bir imam arkasında kılınan namazın iadesi lazımdır.]

7 - Kur'ân-ı kerim Allahü teâlânın kelâmıdır, sıfatıdır, kadîmdir. Ağızdan çıkan harfler, ateş demeğe benzer. Ateş demek kolaydır. Fakat ateşe kimse dayanamaz. Bu harflerin manaları da böyledir. Bu harfler, başka harflere benzemez. Bu harflerin manaları meydana çıksa, yedi kat yer ve yedi kat gök dayanamaz. Allahü teâlâ kendi sözünün büyüklüğünü, güzelliğini bu harflerin içine saklayarak insanlara göndermiştir. Nitekim hayvanlara söylemekle iş yaptırılamaz. Hayvan seslerine benzeyen bazı sesler çıkararak idare edilirler. Mesela öküz alıştığı bir sesle tarlayı sürer. Fakat yaptığı işin sebebini ve faydasını bilmez. İşte insanların çoğu da, böyle, Kur'ân-ı kerimden yalnız ses duyarlar ve Kur'ân, harf ve sesten başka bir şey değildir zan ederler. Bunlar, ateş, birkaç harften başka bir şey değildir, zan eden kimseye benzer. Bu zavallı bilmez ki, kağıt ateşe dayanamayıp yanar. Ateş harfleri ise, kağıt üzerinde durur ve kâğıda bir şey yapmaz. Nasıl her insanın bir ruhu vardır ve ruhu, insanın şekline benzemez ise, bu harfler de, insan gibi şekildir. Harflerin manaları ise, insanın ruhu gibidir. İnsanın şerefi, kıymeti, ruh ile olduğu gibi, harflerin şerefi de manaları iledir.

8 - Kur'ân-ı kerimi okumadan evvel, bunu söyleyen Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünmelidir. Kimin sözü söyleniyor, ne tehlikeli iş yapılıyor düşünmelidir. Kur'ân-ı kerime dokunmak için, temiz el lazım olduğu gibi, onu okumak için de, temiz kalp lazımdır. Bunun içindir ki, İkrime "radıyallahü anh", mushafı açınca kendinden geçerdi. Allahü teâlânın büyüklüğünü bilmeyen, Kur'ân-ı kerimin büyüklüğünü anlayamaz. Allahü teâlânın büyüklüğünü anlamak için de, Onun sıfatlarını ve yarattıklarını düşünmek lazımdır. Bütün mahlûkatın sahibi, hâkimi olan bir zâtın kelâmı olduğunu düşünerek okumalıdır.

9 - Okurken başka şeyler düşünmemelidir. Bir kimse, bir bağçeyi dolaşırken, gördüklerini düşünmezse, o bahçeyi dolaşmış olmaz. Kur'ân-ı kerim de, müminlerin kalplerinin dolaşacağı yerdir. Onu okuyan, ondaki acayiplikleri ve hikmetleri düşünmelidir.

10 - Her kelimeyi okurken manasını düşünmeli ve anlayıncaya kadar tekrar etmelidir. Lezzet bulunca da, tekrar etmelidir. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", bir gece sabaha kadar "İn-tüazzibhüm" âyetinin tamamını tekrar buyurmuştur. (İslâm Ahlâkı s. 416)

Radyo dinlemek, televizyona bakmak

Sual: Radyo dinlemenin, televizyona bakmanın, filim izlemenin dinimiz açısından herhangi bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Radyo, sinema, televizyon, birer neşir, yayın vasıtasıdır. Kitap, gazete, dergi gibidir. Bunlar, tabanca gibi, birer vasıta, birer alettir. Tabancayı, kabahatsiz, günahsız, zararsız bir kimseye karşı kullanmak günahtır. Harpte, düşmana karşı kullanmak ise, çok sevaptır. Görülüyor ki, tabanca kullanmak, hep günahtır demek veya her zaman sevaptır diye kestirip atmak, doğru değildir. Bunun gibi, radyo ve filimler, iyi insanlar tarafından hazırlanır, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri bildirir, İslâmiyetin faydalarını, ahlak, ticaret, sanat, fabrikaların çalışması, tarih olayları, askerlik gibi din ve dünya bilgileri verirse, böyle radyoyu dinlemek, böyle filmleri ve televizyonları görmek, seyretmek günah olmaz, mubah olur. Faydalı kitap ve dergi okumak gibi, her Müslümana lazım olur. Fakat bunlar, din düşmanları, ahlaksızlar tarafından hazırlanır, haram, çirkin, şarkılar, çalgılar bulunursa ve zararlı şeylerin propagandası yapılırsa, böyle radyoları dinlemek, televizyonları görmek ve böyle filim gösterilen sinemalara gitmek caiz olmaz. Böyle olan gazete ve kitapları, romanları okumak gibi, haram olur. Hadîka ve Berîkada deniyor ki:

"Def, tanbur ve her nevi, çeşit çalgıyı evinde, dükkanında bulundurmak, kendisi kullanmasa bile, satmak, hediye, ariyet, kiraya vermek günahtır."

Mubah ile günah karışık olursa ve radyoda, televizyonda, filimde veya bunların görüldüğü, dinlenildiği yerde, haram şeyler varsa, günaha girmemek için mubahı, hatta sevabı terk etmek lazım olur. Nitekim, müminin davetine gitmek sünnet olduğu halde, haram bulunan davete gitmemeli, haramdan, mekruhtan sakınmak için sünneti terk etmelidir.

***

Sual: Bazı camilerde, çocuklara yüksek sesle Kur'an okutuyorlar ve o anda orada namaz kılanlar da şaşırıyorlar. Bunlara müdahale etmek gerekmez mi?

Cevap: Bu konuda İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, Fetâvâ-yı kübrâ kitabında buyuruyor ki:

"Camide Kur'ân-ı kerim okumak büyük kurbettir. Yüksek sesle okuyup, namaz kılanları şaşırtan çocukları susturmak lazımdır. Hocaları susturmazsa, yetkililer çocukları da, hocalarını da camiden çıkarmalıdır."

***

Sual: Bir kimsenin, yaptığı ibadetleri başkalarına göstermekten veya onların duymasından haya etmesi, utanması doğru bir şey midir?

Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek, utanmak caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan, imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur'ân-ı kerim okumaktan haya etmek caiz değildir.

(Haya imandandır) hadis-i şerifindeki haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan haya etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.

***

Sual: Günah işlemeyi, insanların ayıplamalarından korkulduğu için mi yoksa Allah için mi terk etmelidir?

Cevap: Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vaz geçmesi, ya Allahü teâlâdan korktuğu veya insanlardan haya ettiği, utandığı yahut da başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alameti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan haya etmek, utanmak, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyamete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadis-i şerifde;

(İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâda, kıyamet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu.

Herkese vera sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riya olur.

***

Sual: Başkaları günah işlemesin diye, onların hatırı için, sünnetleri, müstehapları terk etmek uygun olur mu?

Cevap: Başkalarının günaha girmemeleri için, bir kimsenin mubahları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hatta müstehapları terk etmesi caiz olmaz. Mesela gıybet yapmamaları için, misvak kullanmayı terk etmek iyi olmaz.

***

Sual: Yolda yürürken, ayağımız, giydiğimiz mestten biraz çıksa, abdest bozulmuş olur mu?

Cevap: Ayağın topuğu, mestin topuğundan çıkınca, mest ayaktan çıktı sayılır. Fakat ekseri kitaplar, ayağın yarıdan fazlası, mestin topuk kemikleri hizasından yukarı çıkmadıkça, ayaktan çıktı sayılmaz diyor. Buna göre, mest geniş olup, yürürken, topuğu mestten çıkıp, giren kimsenin meshi caiz olur. Yürürken abdesti bozulmaz.

İtikatta ve ibadet olan işlerde bidatler

Sual: İtikatta ve ibadet olan işlerde bidatler aynı mıdır, farklı tarafları nelerdir?

Cevap: Bidat, ikiye ayrılır: İtikatta ve ibadet olan işlerde bidatlerdir. İtikatta olan reformlar, ya ictihad ile yapılır. Yani âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden çıkarılır. Yahut, akıl ile, düşünce ile beğenilerek yapılır. İctihad yapabilmek için derin âlim, yani (müctehid) olmak lâzımdır. Müctehid, itikat bilgilerinde ictihad yaparken yanılırsa, af olmaz. Suçlu olur. Yanlış anladığı inanılacak şey, dinde açıkça bildirilmiş ve cahillerin bile işitip bildiği, yayılmış bilgilerden ise, bu müctehid ve buna inananlar kâfir olur.

Kâfir olduğu anlaşılan bir kimse, bu küfründen tevbe etmedikçe, mümin ve Müslüman olduğunu söylese ve bütün ömrünü ibadetle geçirse de, küfürden kurtulamaz. Açık bildirilmiş, fakat herkesin işitmemiş olduğu bilgilerden veya açık bildirilmemiş bilgilerden ise, kâfir olmazlar. (Bidat sahibi), (Dalâlet ehli) yani sapık olurlar. Bu yanlış inanışları, katl ve zina gibi büyük günahlardan da daha büyük günahtır. Yetmişiki türlü bidat fırkası bulunacağı ve sapık inanışları sebebiyle hepsinin Cehenneme gidecekleri, hadîs-i şeriflerde bildirilmiştir. (Fâideli Bilgiler s. 435)

***

Sual: "Receb ayında, Allahın sevgili kulları varmış ve Receb ayı boyunca bunlar hiç hareket etmezlermiş" deniyor. Böyle bir şey var mıdır?

Cevap: Bu konuyla alakalı olarak Muhyiddîn Arabî hazretleri Fütû-hât-ı Mekkiyye kitabında şöyle yazmaktadır:

"Allahü teâlânın sevgili kullarından bir grup vardır ki, onlara 'Recebî' derler. Onlar kırk kişidir. Sayıları artmaz ve eksilmez. Receb ayında hiç hareket etmezler. Ayakta duramadıkları gibi, oturamazlar da. Ellerini, ayaklarını ve gözlerini dahi kıpırdatacak kuvveti kendilerinde bulamazlar. Receb ayının ilk günlerinde bu hâl üzere olurlar. Günden güne bu hâlleri hafîfler. Şaban ayı girince, bu hâlleri kalkar. Bazen onlardan bir kısmında bu keşif hâlleri kalıp, bir sene devam eder. Recebîlerden birini gördüm. Onda Rafizilerin durumunu keşfedip görme hâli baki kalmıştı. Tanımadığı bir Rafiziyi domuz şeklinde görür ve 'sen Rafizisin, tövbe et' derdi. O Rafizi tövbe ederse, onu insan suretinde görürdü ve 'sen gerçekten tövbe ettin' derdi. Eğer o kimseyi yine domuz suretinde görürse, 'yalan söylüyorsun, sen tövbe etmedin' derdi.

Bir gün Şafii mezhebinde oldukları ve iyi kimseler olarak tanınan iki kişi huzuruna geldiler. Meğer o iki kişi dıştan iyi görünmelerine rağmen, Rafizi imişler. Hazret-i Ebu Bekir ve hazret-i Osman hakkında yanlış ve kötü düşüncelere sahip imişler. O zat huzuruna gelen bu iki kişiye dışarıya çıkmalarını söyledi. Sebebini sorduklarında, 'ben sizi domuz şeklinde görüyorum' dedi. O iki kimse o anda kalplerinden tövbe ettiler. Bunun üzerine o zat, 'şimdi tövbe ettiniz. Çünkü şu anda sizi insan suretinde görüyorum' dedi. O kimseler buna çok şaştılar ve bozuk itikatlarından tamamen vazgeçtiler."

***

Sual: Bir Müslümana, nafile olarak oruç tutmak mı yoksa İslamiyetin emirlerini öğrenip uymak mı daha faydalıdır?

Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"İnsanlar, riyazet çekmek deyince, açlık çekmeyi ve oruç tutmayı anladılar. Hâlbuki, dinimizin emrettiği kadar yemek için dikkat etmek, binlerce sene nafile oruç tutmaktan daha güç ve daha faydalıdır. Bir kimsenin, önündeki yiyeceklerden, dinimizin emrettiği kadar yemesi, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyazettir ve diğer riyazetlerden çok üstündür."

Allahü teala, kalplere bakar

Sual: Allahü teala, kullarının amellerine mi bakar yoksa bunları ne niyetle yaptıklarına ve kalplerindeki imana mı bakar?

Cevap: Bu konuda Ahmet bin Yahya Münîrî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Allahü teâlâ, ilmi, zulmetin temizlenmesine, cehli de, günah işlenmesine sebep yaptı. İlimden iman ve taat doğmakta, cehilden de küfür ve günah hasıl olmaktadır. Taat, çok küçük olsa da, kaçırmamalı! Günah, pek küçük görünse de, yaklaşmamalıdır! İslam âlimleri buyurdular ki; 'Üç şey, üç şeye sebeptir: Taat, Allahü teâlânın rızasını kazanmaya sebeptir. Günah işlemek, Allahü teâlânın gadabına sebeptir. İman etmek, şerefli ve kıymetli olmaya sebeptir.' Bunun için, küçük günah işlemekten de çok sakınmalıdır. Allahü teâlânın gadabı, bu günahta olabilir. Her mümini kendinden iyi bilmelidir. O mümin, Allahü teâlânın çok sevdiği kulu olabilir. Herkes için ezelde yapılmış olan takdir, hiç değiştirilemez.

Hep günah işleyip, hiç taat yapmamış olan bir Müslümanı, Allahü teâlâ, dilerse affeder. Bekara suresinin otuzuncu âyetinde, melekler, meâlen; (Ya Rabbi! Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek olan insanları niçin yaratıyorsun) dediklerinde; (Onlar fesat çıkarmazlar) demedi. (Sizin bilmediklerinizi ben bilirim) buyurdu. (Layık olmayanları layık yaparım. Uzak kalanları yaklaştırırım. Zelil olanları aziz ederim) buyurdu. 'Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalplerindeki imana bakarım. Siz, günahsız olduğunuza bakıyorsunuz. Onlar, benim rahmetime sığınırlar. Sizin günahsız olduğunuzu beğendiğim gibi, Müslümanların günahlarını affetmeyi de severim. Benim bildiğimi sizler bilemezsiniz. İmanı olanları, ezelî olan lütfuma kavuştururum' buyurdu."

***

Sual: Beş vakit namaz, âyet ve hadis ile emredilmiş midir?

Cevap: Kitâb-ül-fıkh-alel-mezâhib-il-erbe'ada deniyor ki:

"Namaz, İslam dininin direklerinden en ehemmiyetlisidir. Allahü teâlâ, kullarının yalnız kendisine ibadet etmeleri için, namazı farz etti. Nisâ suresinin 103. âyeti, namaz müminler üzerine, vakitleri belirli bir farz oldu demektedir. Hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ, her gün beş vakit namaz kılmayı farz etti. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, her gün beş vakit namaz kılanı Cennete sokacağını, Allahü teâlâ söz verdi) buyuruldu."

***

Sual: Mezhepsiz ve bidat sahipleriyle görüşmek, onlarla beraber namaz kılmak, yiyip içmek doğru mudur?

Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:

İbni Hibbânın bildirdiği hadîs-i şerifte, (Onların cenazelerinin namazını kılmayınız! Onlarla birlikte namaz kılmayınız!) buyuruldu. Deylemînin Mu'azdan haber verdiği hadîs-i şeriflerde, (Ben onlardan değilim. Onlar da benden değildirler. Onlara karşı cihad etmek, kâfirlerle cihad etmek gibidir) buyuruldu. İmâm-ı Ca'fer-us-Sâdık, babası Muhammed Bâkırdan, bu da babası Zeynel'âbidîn Aliden, bu da babası Hüseyin'den, bu da imam-ı Ali'den "radıyallahü anhüm" haber verdiler ki, Ebû Ümâmeye söylenilen hadîs-i şerifte, (Kaderî ve mürci'î ve hâricî fırkasında bulunanlarla görüşme! Bunlar, (bidat sahipleridir) dinini bozarlar. Yahudilerin ve Hristiyanların yaptıkları gibi, hıyanet ederler) buyuruldu. İbni Asâkirin Enes bin Mâlikden haber verdiği hadîs-i şerifte, (Bidat sahibini gördüğünüz zaman, ona karşı sert davranın!

Allahü teâlâ, bidat sahiplerinin hepsine düşmandır. Onlardan hiçbiri sırat köprüsünden geçemeyecek, Cehennem ateşine düşeceklerdir) buyuruldu. Ebû Davud'un ve Hâkimin hazret-i Ömer'den haber verdikleri hadîs-i şerifte, (Kaderiyye fırkasında olanlarla birlikde bulunmayınız! İşlerinizi onlara danışmayınız!) buyuruldu. Ahmed ibni Hanbelin ve Ebû Dâvüdün ve Tirmüzînin ve İbni Mâcenin Abdullah ibni Mesûdden ve Taberânînin Ebû Mûsel-Eş'arîden "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în" haber verdikleri hadîs-i şerifte, (İsrail oğulları [yani Yahudiler] günah işlediler. Âlimleri, bunlara nasihat verdi; dinlemediler. Âlimleri, sonra bunlarla görüştüler. Beraberce yiyip içtiler. Allahü teâlâ aralarına düşmanlık soktu. Davud aleyhisselâmın ve İsa aleyhisselâmın ağızlarından bunlara lanet etti) buyurdu. (Fâideli Bilgiler s. 427)