30 Temmuz 2019 Salı

Müzik, ruhun gıdası mıdır?
Sual: Zamanımızda çok kimse, müziğe, 'ruhun gıdası' diyor. Gerçekten müzik ruhun gıdası mıdır?

Cevap: Güzel sanatların bir kolu denilen müzik, hisleri ve düşünceleri seslerle ve hareketlerle anlatmak sanatıdır. Müzik, düzenlenmiş ses ve harekettir. Seslerin melodi, armoni ve polifoni gibi şekillerde düzenlenmesidir. Müzik kelimesi, Yunanlıların büyük putları olan Zeus'un kızları sayılan Mousa, Müz denilen dokuz heykelin adından hasıl olmaktadır.

Müziğin bütün dinlerde büyük günah olduğu, Dürr-ül-müntekâda yazılıdır. İncil'in yasak ettiği müziği, sonradan papazların Hristiyan dinine soktukları Zerkânî'nin Mevâhib-i ledünniyye şerhinde yazılıdır. Bozuk dinler, kalpleri ve ruhları besleyemediği için, müziğin, her çeşit çalgı sesinin nefislere hoş gelmesi, nefisleri beslemesi ruhani tesir sanıldı. Bugünkü batı müziği, kilise müziğinden doğdu. Zamanımızda bozuk dinlerin hemen hepsinde, müzik, ibadet hâlini almıştır. Müzik ile nefisler keyiflenmekte, şehvani arzular kuvvetlenmektedir. Ruhun gıdası olan, kalpleri temizleyen ve nefisleri ezip, haramlara olan arzularını yok eden, ilâhî ibadetler unutulmaktadır. Hadîkada deniyor ki:

"Tâtârhâniyye fetva kitabında; başkalarını hicveden, fuhuş, içki anlatan ve şehveti harekete getiren şiirleri teganni ile yani ses dalgaları ile okumak, her dinde haramdır. Harama sebep olan şeyler de haram olur demektedir."

Vaaz, hikmet, nasihat, güzel ahlak bildiren şiir ve ilahileri teganni ile okumak caizdir. Devamlı, böyle vakit geçirmek mekruh olur. Tarikatçıların, toplantılarında ilahi, zikir, tesbih okuyarak, nefislerin şehvetlerini tahrik etmeleri, daha büyük haramdır. Böyle olduğu kati olarak bilinen toplantılara gitmemelidir.

Kur'ân-ı kerimi, zikri, duayı, ezanı, teganni ile okumak, söz birliği ile haramdır. Teganni; harfleri, kelimeleri değiştirmekte, manayı bozmaktadır. Bunları bile bile değiştirmek haram olur. Bunun için, tecvid öğrenmek lazımdır. Kur'ân-ı kerimi, zikri ve ilahileri, manayı bozmayacak güzel ses ile okumak, müstehabdır. Bu da, tecvide göre okumakla olur. Bunun kalbe, ruha tesiri çok olur. Güzel ses ile okumak demek, nağme yapmak değil, Allah korkusu ile okumaktır. Bütün Peygamberler ve evliya, böyle güzel sesle okurlardı.

***

Sual: Hacca gitmek nedir? Ticaret yapmak ve hac etmek için giden kimse, sevab kazanır mı?

Cevap: İslâmın beşinci şartı hacdır. Yani, ömründe bir kere, Kâbe-i muazzamaya gitmek farzdır. İkinci ve daha sonra yapılan haclar, nafile olur. Hac, lügatte, kast etmek, yapmak, istemek demektir. İslâmiyyette, belli bir yeri, belli bir zamanda, belli şeyleri yaparak ziyaret etmek demektir. Bu belli şeylere (Menâsik) denir. Menâsikten her birine (Nüsük) denir. Nüsük, ibadet demektir. Hac ve ömreye de nüsük denir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", hicretin onuncu yılında, Kusvâ adındaki devesine binerek hacca gitti. (Dürr-ül-muhtâr)da, Cuma namazı sonunda diyor ki, (Ticaret yapmak ve hac etmek için giden kimsenin, hac niyeti ziyade ise, sevab kazanır. [Sevabın miktarı, hac niyetinin çokluğuna göre değişir.] Ticaret niyeti çok ise veya iki niyet eşit ise, hac sevabı kazanamaz. Fakat, şartlarını yerine getirdi ise, yalnız farzı yapmış olur. Farzı yapmamak azabından kurtulur. Gösteriş için yapılan her ibadet ve hayrat ve hasenat sevabı da böyledir). (Tam İlmihal s. 339)

***

Sual: Hac ibadetinin yerine getirilmesi için de belli şartlar var mıdır?

Cevap: Hac ibadetinin farz olmasından başka, bu ibadeti yerine getirebilmek için de belli şartlar vardır ki bunlara Eda şartları denir ve dört tanedir:

1- Hapsedilmiş veya yasaklanmış olmamak.

2- Hac için gideceği yolun ve hac yerinin selamet ve emniyetli olması lazımdır. Gemi, tren, otobüs veya uçaklardan tehlikeli olan ile gitmek lazım olduğu zaman, hacca gitmek farz olmaz. Eşkıyaların, hacıların canına, malına saldırdığı yıllarda hacca gitmek farz olmaz.

3- Mekke'den üç gün üç gecelik uzak yerlerde bulunan hür kadının hacca gidebilmesi için, üç mezhepte, kocasının veya nikâhı düşmeyen ebedi mahrem akrabasından fasık, mürtet olmayan akıllı, büluğa ermiş bir erkeğin beraber gitmesi lazımdır. Bunun yol parasını verecek kadar, kadının zengin olması da lazımdır. Künûz-üd-dekâıkda yazılı Bezzârın bildirdiği hadîs-i şerifte;

(Kadın, yanında bir mahremi olmadan hacca gidemez!) buyuruldu. Zamanımızda fesat çoğaldığı için, nikâhtan ve sütten olan mahrem akraba ile sefere gitmemelidir. Zengin olan kadının, mahremi ile bir kere hacca gitmesine kocası mâni olamaz. Zira zevcin, kocanın farzlara mâni olmaya hakkı yoktur.

4- Kadın, iddet hâlinde yani kocasından yeni ayrılmış olmamaktır.

***

Sual: Bir kimseye hac farz olduktan sonra, bunu geciktirmesi, sonraki senelere bırakması günah olur mu?

Cevap: Vücub şartları bulunmakla beraber, eda şartları da kendisinde bulunan kimsenin, o sene hacca gitmesi farz olur. O sene, hac yolunda ölürse hac sakıt olur ve bu kimsenin vekil gönderilmesi için vasiyet etmesi de lazım olmaz. Farz olduğu o sene gidilmezse, günah olur. Farz olduktan sonra hacca gitmeyi, daha sonraki senelere bırakan kimse fasık olur. Çünkü küçük günaha devam etmek, büyük günah olur. Sonraki senelerde, hac yolunda, evinde hasta olursa, hapse düşerse veya hacca gidemeyecek şekilde sakatlanırsa, yerine başkasını, kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için vasiyet etmesi lazımdır. Bedel gönderdikten sonra iyi olursa, kendinin gitmesi de lazım olur. Sonraki senelerde hacca giderse, geciktirme günahı affolur. İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Şafii hazretlerine göre, sonraki senelere bırakması da caizdir.

İmamın, sesini ihtiyaçtan fazla yükseltmesi
Sual: İmamın namazda, ihtiyaçtan fazla yüksek sesle okuması namaza zarar verir mi? Namazdan sonra yüksek sesle istiğfar okumak bidat olur mu?

Cevap: (Dürr-ül-muhtâr) oturarak kılan imama uymak câiz olduğunu anlattıktan sonra diyor ki, (İmamın sesi yetişmediği zaman, müezzinlerin yüksek sesle, cemaate bildirmesi câiz ise de, çok bağırmaları namazlarını bozar. Çünkü, bağırarak okumak, dünya sözü konuşmak gibidir. İmamın namazda, ihtiyaçtan fazla yüksek sesle okuması, namazı bozmaz ise de, haramdır. Görülüyor ki, müezzinlerin bağırarak, namaz kılanları şaşırtmaları haramdır. (Medâric-ün-nübüvve)de diyor ki, (Selâm verince, istiğfar nasıl okunacağı Evzâîden soruldu. Üç kere (Estagfirullah) denir buyurdu). [Bunları yüksek sesle okumak bidat olduğu, Mısrda (Kibâr-ı ulemâ hey'eti) azasından Şeyh Alî Mahfûzun 1375 [m. 1956] baskılı (El-ibdâ') kitabında, 59. cu sahifede yazılıdır.] Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Yatarken de, Âyet-el-kürsî okuyun) buyurdu. Namazlardan sonra dua ediniz de buyurdu.

Bir şeyin vacib veya bidat olmasında şüphe edilse, bu şeyi yapmak iyi olur. Bidat ile sünnet arasında şüphe olsa, yapmamak lâzım olur. (Tam İlmihal s. 219)

***

Sual: Kadınlar namaz kılarken erkeklerle aynı hareketleri mi yaparlar yoksa farklı olduğu yerler var mıdır?

Cevap: (Ni'met-i islâm)da diyor ki, (Kadın namazda iki elini omuzu hizasına kaldırır. Ayakta sağ elini solu üstüne getirir. Sağ el parmaklarını sol bilek üzerine halka yapmaz. Ellerini göğsü üzerine koyar. Rüküda ellerini dizleri üstüne kor. Dizlerini kavramaz. Parmaklarının arasını açmaz. Dizleri dik olmaz. Sırtları düz olmaz. Secdede alçalıp, kollarını yanlarına ve karnını uyluklarına bitiştirir. Kaynağı üzerine oturup, ayaklarını sağa yatık çıkarır. Kadın erkeğe imam olamaz. Kadının kadına imam olması mekruhtur. Erkeğe uyunca, en arkada saf olurlar. Öpülen kadının namazı bozulur. Aynı imama uyan kadın, erkeğin önünde veya yanında kılarsa, erkeğin namazı fasit olur. Erkek, kadına geride durmasını işaret eder, o da geride durmazsa, yalnız kadının namazı fasit olur. Ateşteki yemeğin taşması, çocuğun ağlaması hâlinde namazını bozması câiz olur.) Dua ederken ellerini ileri uzatmaz, yüzüne karşı eğik tutar. (Tam İlmihal s. 220)

***

Sual: Yapılan ibadetlerin kabul olması ile sahih olması, aynı şey midir yoksa birbirinden farklı mıdır?

Cevap: Bir ibadetin sahih olması ile kabul olması başkadır. İbadetlerin sahih olmaları için, kendilerine mahsus şartları, farzları vardır. Bunlardan biri noksan olursa, o ibadet sahih olmaz, yapılmamış olur. Cezasından, azabından kurtulamaz. Sahih olup, kabul olmayan ibadet için azap yapılmaz ise de, o ibadetin sevabına kavuşamaz. İbadetin kabul olması için, önce sahih olması, sonra kabul olması için bildirilen şartların bulunması lazımdır. Kul hakkı da bu şartlardandır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"Bir kimse, Peygamberin ameli gibi amel yapsa, fakat üzerinde yarım dank, çok az kul borcu olsa, bunu ödemedikçe Cennete giremez." Bu kimsenin yaptığı dualar da kabul olmaz.

***

Sual: Özür sahibi ne demektir ve bir kimse ne olursa özür sahibi olur?

Cevap: Abdesti bozan bir şeyin bedenden çıkması, devamlı olursa, buna özür denir. İdrar, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması ve yaradan kan, sarı su akması, ağrıdan, şişten dolayı gözyaşı akması devamlı olunca, bu kimse ve istihaza kanı akan kadın, özür sahibi olurlar.

***

Sual: Tefsir ve fıkıh kitaplarına itibar etmeyen, bunlarla alay eden kimsenin imanı gider mi?

Cevap: Miftâh-ul Cennet kitabında; "Biri diğerine, gel İslâm âlimine gidelim veya fıkıh, ilmihal kitabını okuyup öğrenelim dese, o da, ben ilmi ne yapayım dese, imanı gider, kâfir olur. Zira, ilmi istihfaftır, hafife almaktır. Tefsir ve fıkıh kitaplarına hakaret eden, bunları beğenmeyen, kötüleyen kimsenin imanı gider, kâfir olur" denmektedir.

***

Sual: Sağlam kimsenin abdest uzuvlarını başka birinin yıkaması uygun olur mu?

Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde deniyor ki:

"Sağlam insanın abdest uzuvlarını başkasının yıkaması mekruhtur. Buna başkasının abdest suyu getirmesi ve kendisi yıkarken başkasının su dökmesi caizdir. Hasta, elbisesini ve yatağını hep kirletiyorsa yahut bunları değiştirmek meşakkatli oluyorsa, necis oldukları hâlde namazını kılar. 'Cebire' denilen tahtalar, flasterler, merhemler, altlarındaki yara iyi olduktan sonra düşerlerse, abdest bozulur. Yara iyi olur, fakat üstündekiler düşmezse, zararsız kaldırılabilirlerse, abdest ve gusül yine bozulur."

İyiler, iyileri sever
Sual: Bir kimsenin sevdiklerine, arkadaşlarına bakarak, onun nasıl adam olduğu anlaşılır mı?

Cevap: Hadîs-i şerifte buyuruldu ki, (Herkes, kendisine ihsan edeni sever. Bu sevgi, insanın cibilliyetinde [yaratılışında] mevcuttur.) Nefsine düşkün olan, nefsinin arzularına kavuşmak için, yardım edenleri sever. Akıl ve ilim sahibi ise, medeni insan olmasına yardım edenleri sever. Kısacası, tayyibler [iyiler], tayyibleri sever. Habisler, şerirler [fena kimseler], kötüleri severler. Bir kimsenin sevdiklerine, arkadaşlarına bakarak, onun nasıl adam olduğu anlaşılır.

Dosta, düşmana, Müslümana ve kâfire, bidat sahiplerinden başka, herkese, tatlı dil ve güler yüz göstermelidir. İnsanlara yapılacak en faydalı ihsan, en kıymetli hediye, tatlı dil ve güler yüzdür. İneğe tapan kâfirleri görünce, ineğin ağzına saman vererek, düşman olmalarına mâni olmalıdır. Kimse ile münakaşa etmemelidir. Münakaşa, dostluğu azaltır, düşmanlığı arttırır. Kimseye kızmamalıdır. Kızmak, sinir ve kalp hastalığı yapar. Hadîs-i şerifte, (Gadab etme!), kızma buyuruldu. (İslâm Ahlâkı s. 322)

***

Sual: İnsan bir söz söylemek veya bir iş yapmak suretiyle de imanını kaybedebilir mi?

Cevap: Küfre, imanın gitmesine sebep olduklarını bilerek ve arzusu ile küfür kelimelerini söyleyen kimse, imanı gider, kafir olur. Bilmeyerek söylüyorsa, âlimlerin çoğuna göre yine kafir olur. Küfre sebep olmayan kelime söylemek isterken, şaşırarak, küfre sebep olanı söylerse kafir olmaz. Beline, zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve küfre mahsus şey giymek de böyledir. Nuhbe kitabında deniyor ki:

"Küfür alameti bir şey yapan, mesela puta secde eden kimse kafir olur."

Bunları harpte düşmana karşı, sulhta zalime karşı, hile olarak kullanmak küfür olmaz. Bunları mizah, başkalarını güldürmek ve şaka için kullanmak da küfre sebep olur. İtikadının doğru olması fayda vermez. Kafirlerin bayram günlerinde, o güne mahsus şeylerini, onlar gibi kullanmak, bunları kafire hediye etmek küfür olur.

Akıllı, bilgili, edebiyatçı olduğunu göstermek için veya yanındakileri hayrete düşürmek, güldürmek, sevindirmek veya alay etmek için söylenen sözlerde küfr-i hükmîden korkulur. Gadab, kızgınlık ve hırs ile söylenen sözler de böyledir. Bunun için insan, sözünün ve işlerinin neye varacağını düşünmelidir. Her şeyde dinini kayırmalıdır. Hiçbir günahı, küçük görmemelidir. Bir kimse, küçük günah işlese, buna tevbe et denildikte, tevbe edecek bir şey yapmadım ki dese, yahut niçin tevbe edeyim dese, iman gider, küfür olur.

***

Sual: Müslüman olmak için, nefsin de iman etme şartı var mıdır?

Cevap: Müslüman olmak için, nefsin de iman etmesi lazım değildir. Nefsinden kalbine küfre sebep olan şeyler gelen kimse, bunları söylemese, imanının kuvvetine alamet olur.

***

Sual: Küfür alameti olarak bilinen bir şeyi yapan Müslüman için kafir oldu denir mi?

Cevap: Küfre sebep olan şeyi kullanan kimseye kafir dememelidir. Bir Müslümanın bir işinde veya sözünde doksandokuz küfür ihtimali olsa, bir iman ihtimali olsa, bu kimseye kafir denilmez. Müslümana hüsn-i zan etmek lazımdır.

***

Sual: Günah işleyen kimsenin de imanı gider mi?

Cevap: İslâmiyete uymayan şeyi yapmaya günah işlemek denir. Günah işlemek küfür olmaz. Günah olduğuna ehemmiyet verilmezse, küfür olur. İbadet yapmanın ve günahtan sakınmanın lazım olduğuna inanmamak da küfür olur.

2 Temmuz 2019 Salı

İnsanların iyisi, faydası çok olanıdır
Sual: İnsanların iyileri, insanlara ve bütün yaratılanlara karşı iyiliği çok olanlar mıdır?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine hitaben yazdığı mektupta buyuruyor ki:

"Allahü teâlânın, bir kuluna, faydalı, güzel işler yapmayı, çok kimsenin ihtiyaçlarını sağlamasını nasib etmesi, çok kimsenin ona sığınması, bu kul için pek büyük bir nimettir! Allahü teâlâ, kullarına ıyâlim demiş, çok merhametli olduğu için, herkesin rızkını, nafakasını kendi üzerine almıştır. Allahü teâlâ, bu ıyâlinden birkaçının rızıkları, nafakaları için ve bunların yetişmeleri, rahat yaşamaları için bir kulunu görevlendirirse, bu kuluna büyük ihsan etmiş olur. Bu büyük nimete kavuşup da, bunun için şükretmesini bilen kimse, çok talihli, pek bahtiyardır. Bunun kıymetini bilip, şükretmek, kendi sahibinin, Rabbinin ıyâline hizmet etmeyi saadet ve şeref bilmek ve Rabbinin kullarını yetiştirmekle öğünmek, akıl icabıdır."

Mal, Allahü teâlânın verdiği bir nimettir. Dünya ve ahiret, mal ile intizam bulur, rahat olur. Hac, cihad sevabı mal ile kazanılır. Başkasına muhtaç olmaktan insanı koruyan maldır. Sadaka vermek, fakirlere yardım etmek, mescitler, mektepler, hastahaneler, çeşmeler, köprüler yaparak, insanlara hizmet mal ile olur. Dinimiz;

(İnsanların en iyisi, onlara faydası çok olanıdır) buyuruyor.

İnsanlara yardım etmek için çalışıp para kazanmak, nafile ibadet etmekten daha çok sevaptır. Abdullah ibni Mes'ûd hazretlerinin haber verdiği hadîs-i şerifte;

(İki şeyden birine kavuşan insana gıpta etmek, buna imrenmek yerinde olur. Allahü teâlâ bir kimseye İslâm ilimlerini ihsan eder. Bu da, her hareketini, bilgisine uygun yapar. İkincisi, Allahü teâlâ, birine çok mal verir. Bu kimse de malını, Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği yerlere harceder) buyuruldu.

İhtiyaçlarını karşılamak, fakirlere yardım etmek, fasıklara muhtaç olmamak, Müslümanlara hizmet etmek, İslâm ilimlerini yaymak ve bunları yapanlara yardım etmek için lazım olan parayı, malı kazanmak, çok sevaptır. Birbirlerine yardımcı olan insanlar arasında çekişme olmadığı kitaplarda yazılıdır. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi:

(Bir kimse, din kardeşine yardımcı oldukça, Allahü teâlâ da ona yardımcı olur.)


***

Sual: Bir kimseye haccın farz olması için, o kimsede ne gibi şartların bulunması gerekir?

Cevap: Bir kimseye haccın farz olması için, haccın vücub şartları diye bildirilen şartların o kimsede bulunması lazımdır ki bunlar sekiz tanedir:

1- Müslüman olmak.

2- Kâfir memleketinde olanın da, haccın farz olduğunu işitmesi lazımdır.

3- Akıllı olmak.

4- Büluğ çağında olmak, ergenliğe ulaşmak.

5- Hür olmak, köle veya hapiste olmamak.

6- Geçim ihtiyacından fazla olarak hacca götürüp getirecek ve geride kalanlara yetecek kadar, helal parası olmak. Haram malı olana, hacca gitmek değil, bunları sahiplerine ödemek farzdır. Haram mal ile hacca giden, hac yapmamak azabından kurtulur ise de, hac sevabı kazanamaz. Bu durum, gasbedilen yerde namaz kılmaya benzer. Böyle kimselerin ibadetlerine mâni olmamalıdır. Zira günahlar ibadetlere mâni değildir. Parasının helal olduğunda şüphesi olan, sevap kazanmak için, Yahya Efendi fetvasında yazılı olduğu gibi, bir kimseden ödünç alıp bununla hacca gitmelidir. Borcunu şüpheli parası ile ödemelidir.

7- Hac vakti gelmiş olmak. Hac vakti, Arefe ve bayram günleri olmak üzere, beş gündür. Yolda geçen zaman da düşünülerek, vücub şartları, bu zaman başında mevcut olan kimsenin ömründe bir kere hacca gitmesi farz olur.

8- Hacca gidemeyecek kadar, kör, hasta, çok ihtiyar ve sakat olmamak.

***

Sual: Sadece namaz, oruç gibi bedenle yapılanlar mı ibadet olmaktadır yoksa mal ile yapılanlar da ibadet sınıfına girmekte midir?

Cevap: Dinimizin yapılmasını emrettiği ibadetler üç kısımdır:

1- Yalnız beden ile yapılan ibadettir. Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur'ân-ı kerim okumak, zikretmek böyledir. Hiç kimse, başkası yerine, bedenle yapılan ibadeti yapamaz ve bu ibadetler için kişi, kendi yerine başkasını vekil de edemez.

2- Yalnız mal ile yapılan ibadetlerdir. Zekât, sadaka-i fıtır, toprak mahsulleri zekâtı, kefaretler, fakirleri doyurmak ve giydirmek böyle ibadetlerdir. Bir kimsenin özrü olsun veya olmasın, bunun mal ile yapılacak ibadetlerini başkası, bunun izni ve malı ile yapabilir.

3- Hem beden, hem mal ile yapılan ibadetlerdir. Farz olan hac böyledir. Bir kimse hayatta iken, ancak devamlı özrü olduğu zaman, bunun emri ve malı ile yerine başkası vekaleten hac yapabilir.

İslâmiyeti iyi öğrenmek lâzımdır
Sual: İslâmiyeti dünya çıkarına alet eden kimselere aldanmamak için ne yapmalıdır? Rehber, yol gösterici olmadan İslâmiyeti öğrenmek ve tatbik etmek mümkün olur mu?

Cevap: Tasavvufçular, bâtın ilmine kavuşmak için, riyazetler çekiyor, mücahedeler yapıyorlar. İlm-i zâhirde, sahte, yalancı ilim adamları olduğu gibi, sahte, bozuk kimseler, tasavvufçu kılığına girmişler, bu mübarek yolu, dünya çıkarlarına âlet etmişlerdir. Bu yalancılardan sakınmak, tuzaklarına düşmemek için, onları tanımak lâzımdır. Bunun için de, İslâmiyeti iyi öğrenmek lâzımdır. Doğru ile bozuğu ayıran biricik miyar İslâmiyettir. İslâmiyete uyan bir kimse, tasavvuf yolunda da çalışırsa çok iyidir. Fakat, bu yolda ilerlemek için, kâmil olan Rehberin kontrolü lâzımdır. Kâmil olan Rehber, kalp ve ruh mütehassısıdır. Talibin kalbindeki hastalığı anlayarak, ona uygun olan riyazeti ve zikri seçer, yaptırır. Bekara sûresinin onuncu âyetinde mealen, (Kalplerinde hastalık vardır) buyuruldu. Bu hastalığın tedavisi, Resûlullahın sohbeti ile oluyordu. Başkaca bir riyazete, sıkıntıya lüzum kalmıyordu. Eshâb-ı kiramın hepsi, o sohbetin bereketi ile Resûlullahın mübarek kalbinden feyz aldılar. Tasavvufun en yüksek derecelerine kavuştular. Kendilerinden sonra gelen Evliyanın hepsinden daha yüksek oldular. Onlardan sonra gelenler, Resûlullahın sohbetine kavuşamadıkları için, riyazetler, sıkıntılar çekerek, kalp hastalıklarından kurtulmağa çalışmışlardır. (Kıyâmet ve Âhiret s. 313)

***

Sual: Küfre sebep olan söz ve işlerden bazıları nelerdir?

Cevap: Bir haram-ı kat'iyye -hamr, hınzır eti gibi- helaldir dese veya helal-i kat'iyye, haramdır dese, kâfir olur demişler. [Tütüne haram demek tehlikelidir.]

Cemî' edyânda haram olan, helal edilmesi hikmete muhalif olan bir şeyin helal olmasını arzu etmek küfürdür. Zina ve livata ve karnı doyduktan sonra taam yemek ve fâiz almak veya fâiz vermek gibi. Şarabın helal olmasını temenni küfür değildir. Çünkü şarap her dinde haram değildi. Kur'ân-ı azîm-üş-şânı, laf ve latife arasında istimal etmek küfürdür. Yahya adlı kimseye, (Yâ Yahyâ! huz-il-kitâbe) dese kâfir olur. Kur'ân-ı kerimle alay etmiş olur. Çalgı, oyun, şarkı arasında Kur'ân okumak da böyledir.

Şimdi geldim Bismillâhi dese, afattır. Bir şeyi çok görse (Mâ halakallah) dese, manasını bilmese kâfir olur.

Bir kimse, şimdi sana sövmem, sövmenin adını günah koymuşlar, dese, afattır.

Bir kimse, Cebrâil buzağısı gibi çırılçıplak olmuşsun dese, afattır. Melekle alay etmek olur.

Bir kimse, Allahü tebâreke ve teâlâdan gayri eşyaya yemin etse, haramdır. Haramı işleyen, mürted ve kâfir olmaz. Meğer (Mansûsun aleyh) olan harama helal dese, kâfir olur.

Ve dahi, oğlunun başı için veya başım için kelimelerine, yemin billahi atfetse, mesela, vallahi oğlumun başı için dese, küfür olmasından korkulur. (İslâm Ahlâkı s. 204)

***

Sual: Hazret-i Ebu Bekir gibi din büyüklerine dil uzatanlar var. Bunlara ne demelidir?

Cevap: Mesâbîh-i şerîf ve İzâlet-ül-hafâ an hilâfet-il-hulefâ kitabında, Abdullah ibni Ömer hazretleri buyuruyor ki:

"Resûlullah zamanında, hazret-i Ebû Bekir'in, hazret-i Ömer'in ve hazret-i Osman'ın isimlerini söylediğimiz zaman, hep, (radıyallahü anh) derdik."

Müslümanlar, İslâm dinine kötülük yapanları mesela; Abdullah bin Sebe, Hasan Sabbah ve Ebû Tâhir Karmatî gibileri sevmez. İslâm dinine gönül vermiş, Resûlullah efendimizi çok sevdikleri için, canlarını, mallarını ve vatanlarını feda etmiş olan hazret-i Ebû Bekir'i, hazret-i Ömer'i, hazret-i Osman'ı ve hazret-i Ali'yi ve hazret-i Muâviye'yi çok sever. Peygamber efendimizin Ehl-i beytini ve bu Sahabileri sevenleri de çok sever. Hazret-i Muâviye ve Amr ibni Âs hazretleri gibi, İslâmiyete çok hizmet eden ve İslâm düşmanlarıyla cihad eden Sahabilere iftira edenleri, bir Müslüman sevebilir mi? Bu iftiralarla, gençleri zehirliyorlar. Bu zehir, kötü bir mirastır. Bu mirası, gençlere, masum nesillere intikal ettirmek için kitaplar, dergiler yayınlıyor ve dağıtıyorlar. (Fitne, yalan yayıldığı zaman, doğruyu bilenler, bildirmezlerse, onlara lanet olsun!) hadîs-i şerifi unutuldu mu? Câbir bin Abdullah hazretleri buyuruyor ki:

"Bir kimse, hazret-i Ali'nin yanına geldi ve;

-Yâ Emirel-müminîn! Ebu Bekir Cennette midir, diye sordu. Hazret-i Ali, buna çok üzüldü ve;

-Keşke dünyaya gelmeseydim. Resûlullah efendimizden ve Ondan sonra, hiçbir Müslümandan böyle bir söz işitilmemiştir. Ebu Bekr-i Sıddîk, Resûlullahın yanında veziri, müşaviri, vefatından sonra, halifesi idi. Buna inanmayan kâfir olur. Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri, vefat edeceği zaman beni çağırdı ve bana;

-Ey benim canım! Vefatım yaklaştı. Öldüğüm zaman beni, Resûlullahı yıkamış olan o ellerinle yıka! Kefene sar ve tabuta koy! Cenazemi, Hucre-i saadetin kapısına götür! Ebû Bekir kapıdadır, içeri girmeye izin istiyor diyerek, Resûlullaha söyle, dedi.

-Ebû Bekr-i Sıddîk vefat edince, her söylediğini yaptım. Hucre-i saadetin kapısına koyup izin isteyince; (Sevgiliyi, sevgilinin yanına getirin!) sesini işittik. Bunun için, hazret-i Ebû Bekir'i, Resûlullah efendimizin yanına defnettik! buyurdu.

19 Haziran 2019 Çarşamba

Namazları evvel vaktinde kılmalı
Sual: Beş vakit namazı, yalnız olarak kılan kimse, vakit girer girmez kılmalı mıdır?

Cevap: Sabah namazını her mevsimde İsfâr etmek, yani ortalık aydınlanınca kılmak müstehabdır. Cemaat ile öğle namazını, yazın sıcakta geç, kış günleri ise, erken kılmak müstehabdır. Akşam namazını her zaman erken kılmak müstehabdır. Yatsıyı, şerî gecenin yani gurûbdan fecre kadar olan zamanın üçte biri oluncaya kadar geç kılmak müstehabdır. Gecenin yarısından sonraya bırakmak tahrimen mekruhtur. Bu geciktirmeler, hep cemaat ile kılanlar içindir. Evinde yalnız kılan, her namazı vakti girer girmez kılmalıdır. Künûz-üd-dekâıkda yazılı, Hâkimin ve Tirmüzînin bildirdikleri hadîs-i şerifte;

(İbadetlerin en kıymetlisi, evvel vaktinde kılınan namazdır) buyuruldu. İzâlet-ül hafâda yazılı, Müslim kitabındaki hadîs-i şerifte;

(Bir zaman gelecek, amirler, imamlar, namazı öldürecekler, vaktinden sonraya bırakacaklardır. Sen, namazını vaktinde kıl! Senden sonra, cemaat olurlarsa, onlarla da, tekrar kıl! İkinci kıldığın nafile olur) buyuruldu.

İkindiyi ve yatsıyı, İmâm-ı a'zamın kavline göre kılmak ihtiyatlı olur. Uyanamayan, vitri yatsıdan hemen sonra kılmalıdır. Yatsıdan evvel kılarsa, sonra tekrar kılar. Uyanabilen ise, vitir namazını gecenin sonunda kılmalıdır.

***

Sual: Vakit girmeden kılınan namaz kabul olur mu?

Cevap: Bu konuda İbni Âbidîn, Şâfi'î El-envâr ve mâlikî El-mukaddemet-ül-izziyye şerhinde, Mîzân-ül-kübrâda deniyor ki:

"Namazın sahih olması için, vakti girdikten sonra kılınması ve vaktinde kılındığını bilmek şarttır. Vaktin girdiğinde şüpheli olarak kılıp, sonra vaktinde kılmış olduğunu anlarsa, bu namazı sahih olmaz. Vaktin bilinmesi, vakitleri bilen adil bir Müslümanın okuduğu ezanı işitmekle olur. Ezanı okuyan adil değil ise veya adil Müslümanın hazırladığı takvim yoksa, kendisi vaktin girdiğini araştırıp, kuvvetli zan edince kılmalıdır. Fâsıkın veya adil olduğu bilinmeyen kimsenin, kıbleyi göstermesi, temiz, necis, helal, haram gibi dinden olan şeylere şehadet etmesi, söylemesi de, ezan gibi olup, ona değil, kendi araştırıp anladığına uyması lazımdır."

***

Sual: Evvâbin namazı diye bir namaz var mıdır?

Cevap: Akşam namazının farzından sonra kılınan altı rekat namaza Evvâbin namazı denir.

***

Sual: Namazı bozan şeyler nelerdir? Namazda Kur'ân-ı kerim okurken harf veya kelimeyi değiştirince namaz bozulur mu?

Cevap: (Dürr-ül-muhtâr)da bildirilen namazı bozan şeylerden bir kısmı şunlardır:

Bir harfi, başka harf okumakta, harfler çok farklı ise, bozar. Meselâ, sat yerine ta söylemek, sâlihât yerine tâlihât okumak gibi. Harflerin farkı az ise, çok âlimler, mana değişirse, eğer bilerek okudu ise, bozulur. Ağzından kaçtı ise, bozulmaz dediler. Dat yerine zı demek, sin yerine sat, te yerine tı demek gibi. Fetva böyle ise de, ihtiyatlı olmak lâzımdır. Dâllîn yerine zâllîn okumak böyledir.

Kelime ilâve edince, mana değişmez ve bu kelime Kur'ân-ı kerimde bulunursa, bozulmaz. Meselâ, (ve bilvâlideyni ihsânen ve berren) gibi. Bu kelime, Kur'ân-ı kerimde bulunmazsa da, bozulmaz. Meselâ (ve nahlün ve tüffâhun ve rumman) gibi. Fakat, Ebû Yusuf "rahmetullahi teâlâ aleyh" bozulur dedi.

Kelime unutulunca, mana değişmezse, bozulmaz. Meselâ (ve cezâü seyyietin seyyietün mislühâ) derken, seyyietün demezse, bozulmaz. Mana değişirse, bozulur. Meselâ (lâ yü'minûn) derken, lâ demezse bozulur.

Harfin kendini veya yerini değiştirince, mana değişmezse, Kur'ân-ı kerimde benzeri varsa, bozulmaz. Meselâ innelmüslimîne yerine, innelmüslimûne derse bozulmaz. Benzeri yoksa, iki imam bozulmaz dedi. Meselâ, kavvâmîne yerine kayyâmîne deyince bozulmaz. Mana değişirse, iki imam bozulur dedi. İmam-ı Ebû Yusuf, benzeri yoksa, bozulur dedi. Eshâbessaîr yerine, eshâbeşşaîr deyince, bozulur. İnfeceret yerine, inferecet ve evvâb yerine eyyâb deyince, bozulmaz dedi.

Kelimeyi tekrarlayınca mana değişirse, bozulur. Rabbi Rabbil'âlemîn, mâliki mâliki yevmiddîn deyince bozulur. Fakat, mananın değiştiğini bilmezse veya ağzından kaçarsa veya harfi doğru okumak için tekrar ederse, bozulmaz.

Kelimeyi değiştirince, mana bozulursa, Kur'ân-ı kerimde benzeri bulunsa da bozar. Mana değişmezse, bozmaz. (Tam İlmihal s. 234)

Kendini tehlikeye düşürmek haramdır
Sual: Riyazetin, açlık çekmenin uygun olmadığı durumlar var mıdır? Nafile ibadetleri izinle yapmak ne demektir, herkes istediği şekilde nafile ibadet edemez mi?

Cevap: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Ebû Hüreyreye "radıyallahü teâlâ anh", (Vera üzere ol ki, insanların en abidi olursun!) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, din demek, yalnız ruhsat, her işte orta yol demek değildir. Azimet, zühd ve vera da dindendir. Riyazetin, açlık çekmenin tahrimen mekruh olması, buna dayanamayanlar, bedenine ve aklına zarar verecek olanlar içindir. Çünkü, kendini tehlikeye düşürmek haramdır. Ruhani kuvvetleri, bu tehlikeyi önleyenler için, riyazet çekmek câiz ve faydalı olur.

Rehberin lâzım olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Kâmil olan Rehber, talebenin sıhhatini, mizacını, ruhunun kuvvetini anlar. Ona uygun olan miktarda riyazet etmeği emir eyler. Onu tehlikeden korur. Kâmil olan Rehber, hem beden, hem de ruh ve din mütehassısıdır. Resûlullah efendimizin vârisi, vekilidir. Kâmil olan Rehberin emri ile yetişenlerde hiçbir zarar ve tehlikeye düşen görülmemiştir. Hepsi yükselmiş, olgunlaşmıştır. Tasavvuf yolunda ilerlerken, İslâmiyete uymakta hiç gevşeklik göstermemişlerdir. Farzı terk etmeğe sebep olan şeyi yapmak haramdır. Rehber bundan korur "rahmetullahi aleyh". Nafile ibadetleri izinle yapmak, bunun için lâzımdır. (Kıyâmet ve Âhiret s. 312)

***

Sual: Amelde, ibadetleri yerine getirmekte dört hak mezhebin, ictihadlarının farklı olmasının mesela Şafiide cemaatin Fatiha okumasının, Hanefide okumamasının sebebi, hikmeti nedir?

Cevap: Ehl-i sünnet alimleri, amelde hak olan dört mezhebin halini, şöyle bir misal ile anlatmışlardır:

"Amelde hak olan dört mezhebin hali, bir şehir ahalisinin haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin eşrafı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzeterek yaparlar. Bazen uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tamir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefi mezhebine benzer. Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır derler. Bunlar da, Maliki mezhebine benzer. Bazıları ise kanunun ifadesine, yazının gidişine bakarak, o işi yapma yolunu bulur. Bunlar da, Şafii mezhebi gibidir. Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer. İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biridir. Fakat, kanundan ayrılmaları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükafat alır. Dört mezhebin hali de böyledir. Allahü teâlânın istediği yol, elbette birdir. Dört mezhebin ayrıldığı bir işte, birinin doğru olması lazımdır. Fakat, her mezhep imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar da affolur. Hatta sevap kazanır. Çünkü, Peygamber efendimiz;

(Ümmetime, yanıldığı ve unuttuğu için ceza yoktur) buyurdu. Bu ayrılıkları bazı işlerde olup, ibadetlerin çoğunda, yani Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin açık olarak bildirdikleri ahkamda, hükümlerde ve inanılacak şeylerde, iman konusunda aralarında tam birlik bulunduğundan, birbirini kötülemezler."

13 Haziran 2019 Perşembe

Dertlerden, sıkıntılardan kurtulmak için
Sual: Dertlerden, sıkıntılardan, kederden ve başa gelen belalardan kurtulmak için okunması tavsiye edilen bir dua var mıdır?

Cevap: Bu konuda Muhammed Ma'sûm hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Devlet adamlarından ve başkalarından gelen zulümler, elemler, yalnız zahire, bedene ve dimağadır. Batına, kalbe sirayet etmez. Ahirette sevap verilmesine, dünyada batının, kalbin nurunun artmasına sebep olurlar. İnsandan insanlık sıfatları zail olmaz, gitmez. Batın, kalp, Allahü teâlâdan gelen şeylerden razı iken, zahir, beden üzülür.

Dertlerin, belaların gitmesi için, kalp ile istiğfar okumak çok faydalıdır. Çok tecrübe edilmiştir. Ölümden başka her dertten kurtarır. Eceli gelenin de, ağrısız, sıkıntısız ölmesine yardım eder. Çünkü, hadîs-i şerifte; (İstiğfara devam edeni, çok okuyanı, Allahü teâlâ, dertlerden, sıkıntılardan kurtarır. Onu, hiç ummadığı yerden rızıklandırır) buyuruldu. Merâkıl-felâhdaki hadîs-i şerifte; (Her namazdan sonra, üç kere Estagfirullahel'azîm ellezî lâ ilâhe illâ huv el-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh okuyanın bütün günahları affolur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerife uyarak her gün beş vakit farz namazlardan sonra, yetmiş kere istiğfar okuyorum. Yine hadîs-i şerife uyarak, üç defa (Estağfirullahel'azîm ellezî lâ ilâhe illâ huv el-hayyelkayyûme ve etûbü ileyh) okuduktan sonra, gerisinde yalnız (Estağfirullah) diyorum. Bunun manası; "Beni affet Allahım!" demektir. Alî bin Ebî Bekir, Meâricülhidâyede diyor ki; "İstiğfarlardan meşhur olanı, Peygamberimizden haber verilen; (Bir kimse, Estagfirullahel'azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüverrahmanürrahîm el-hayy-ül-kayyûmüllezî la-yemûtü ve etûbü ileyh Rabbiğfir lî) istiğfar duasını yirmibeş kere okursa, odasında, ailesinde, evinde ve şehrinde hiç kaza, bela olmaz"dır. Bunu ayrıca her sabah ve akşam da üç kere okumalıdır. Tergîb-üs-salâtta yazılı hadîs-i şerifte; (Cuma günü sabah namazından önce, üç kere istiğfar duasını, yani Estagfirullahel'azîm ellezî lâ ilâhe illâ huv el-hayyel kayyûm ve etûbü ileyh okuyan kimsenin ve anasının ve babasının günahları affolur) buyuruldu. Her gün yatınca; "Yâ Allah, yâ Allah, estağfirullah min külli mâ kerihallah" çok okuyup, sonunda bir kelime-i tevhid okumalıdır."

***

Sual: Kibrin, kendini büyük bilmenin günah olduğunu çok kimse bilmektedir. Peki bir kimsenin, kendini, başkalarının üstünde görmemesi, kibirlenmemesi için ne yapmalı, nasıl düşünmelidir?

Cevap: Tekebbür etmek haramdır. Tekebbür, Allahü teâlânın bir sıfatıdır. Kibir ve Kibriya sıfatı, ona mahsustur. İnsan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allahü teâlâ indinde kıymeti o kadar yükselir. Kendine kıymet verenin, Allahü teâlâ katında kıymeti olmaz. Kibrin zararını bilmeyen kimse için alim demek, yalan olur. İnsanın ilmi arttıkça, Allahü teâlâdan korkması artar. Günah işlemeye cesaret edemez. Bunun için, Peygamberler aleyhimüsselâm, tevadu sahibi idiler. Allahü teâlâdan çok korkarlardı. Kendilerinde kibir ve ucub gibi kötü huylar hiç yoktu. Küçüklere, fasıklara ve facirlere karşı da kibirli olmamalıdır. Yalnız, tekebbür sahibine karşı tekebbür etmek lazımdır. Bir alim, cahili görünce, bu, bilmediği için günah işliyor. Ben ise, bilerek işliyorum, demelidir. Bir alimi görünce, bu benden daha çok biliyor ve ilminin hakkını veriyor, amel ediyor. İhlas ile amel yapıyor. Ben böyle değilim, demelidir. Kendinden daha yaşlı bir kimseyi görünce, bu benden daha çok ibadet etti, demelidir. Gençleri görünce, bunların günahı az, benim günahlarım çok demelidir. Kendi yaşındakileri görünce, günahlarımı biliyorum, onun ne yaptığını bilmiyorum. Bilinen kötülükleri tahkir etmek lazımdır, demelidir. Bir bidat sahibini veya kafiri görünce, insanın hali son nefeste belli olur. Acaba benim halim ne olacak, demeli, bunlara da tekebbür etmemeli, tepeden bakmamalıdır. Fakat, bunları sevmemelidir. Hele, küfrü, bidati yaymaya uğraşan Dinde Reformcular, Resûlullah efendimizin sünnetine düşmandırlar. Sünnetin nurlarını söndürmeye ve bidati, dalâleti yaymaya ve Ehl-i sünnet âlimlerini kötülemeye ve âyet-i kerimelere ve hadîs-i şeriflere yanlış manalar vererek, İslâmiyeti içerden yıkmaya çalışmaktadırlar.

***

Sual: Haramın, helalin tarifleri, din kitaplarında vardır ama kısaca bunları nasıl anlamalıyız, ifade etmeliyiz?

Cevap: Haram demek, her şeyin Sahibi ve Hâlıkı, Yaratıcısı olan Allahü teâlânın, bir şeyi kullanmaya izin vermemesi, yasak etmesi demektir. Helal ise, o yasak düğümünün çözülmesi, izin verilmesi demektir…

Fitne, Müslümanları sıkıntıya sokmaktır
Sual: Fitne ne demektir, ne yapılırsa fitne çıkarılmış veya fitneye sebep olunmuş olur?

Cevap: Bu konuda Hadîkada, fitne anlatılırken deniyor ki:

"Fitne, Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak, insanları devlete karşı isyana kışkırtmak demektir. Zalim olan devlete de itaat etmek vaciptir."

Ayrıca Berîkada da deniyor ki:

"Başınızdaki amir, bir Habeş hizmetçi gibi zelil, adi, aşağı kimse olsa da, İslâmiyete uygun emirlerine itaat vaciptir. İslâmiyete uymayan emirlerine de, fitneye, fesada sebep olmamak için karşı gelmemeli, isyan etmemelidir."

Din adamlarının insanlara yapamayacakları fetvaları bildirmeleri de fitneye sebep olur. Köylüye ve ihtiyara, tecvitsiz namaz kılınmaz demek böyledir. Çünkü, bunlar artık öğrenemez ve namazı büsbütün bırakır. Halbuki, tecvitsiz namazın caiz olduğuna, fetva verenler vardır. Bu fetva zayıf ise de, hiç kılmamaktan iyidir. Harac, meşakkat olunca başka mezhebi taklit caiz olduğunu düşünerek, cahillere, acizlere zorluk çıkarmamalıdır.

***

Sual: Bir kimse, tarlasından, bahçesinde elde ettiği mahsulün uşrunu vermezse, sadece verilmeyen uşur miktarı mı yoksa o mahsulün tamamı mı haram olur?

Cevap: Bu konuda İmâd-ül-islâm kitabında deniyor ki:

"Çift sürmekle hasıl olsun, bağdan hasıl olsun, mahsulün onda birini fakir Müslümana vermeden önce yemek haramdır. Eğer ölçü ile çıkarıp, ölçü ile yedikten sonra, yediğinin de uşrunu hesap edip verirse, önce yemiş olduğu helal olur.

On kile buğday alan, bir kilesini Müslüman fakire vermezse, yalnız o bir kilesi değil, on kilenin hepsi haram olur. Sahibinin rızası yok iken, onun yerini ekip mahsul alan kimseye, elde ettiği mahsulden yalnız masrafı, sermayesi kadarı helal olup, fazlası haram olur. Fazlasını fakirlere sadaka vermesi lazımdır."

***

Sual: Yatılı olarak gelen misafire, kaldığı süre içinde her gün ikramda bulunmak, dinimizin emri midir?

Cevap: Bu konuda Mâ-lâ-büddede deniyor ki:

"Gelen misafire üç gün ziyafet vermek, müekked sünnettir. Sonraki günlerde ise müstehabdır."

***

Sual: Bir veya birkaç kişi yemek yerken, oraya gelen bir kimse, bu yemek yiyenlere selam verebilir mi?

Cevap: Eğer gelen açsa ve sofraya çağrılacağını bilirse, yemek yiyenlere selam verebilir.

***

Sual: Kimler ne zaman ve hangi hallerde özür sahibi olur ve bunlar nelere dikkat etmelidir? Abdesti bozan şeylerde özür sahibi olmayanlar Maliki mezhebini taklit edebilir mi?

Cevap: Abdesti bozan şeyin bedenden çıkması, devamlı olursa, (Özür) denir. İdrar, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması ve yaradan kan, sarı su akması, ağrıdan, şişten dolayı gözyaşı akması devamlı olunca, bu kimse ve istihaza kanı akan kadın, (Özür sahibi) olurlar. Tıkamakla, ilaç ile veya namazı oturarak yahut ima ile kılarak, bunları durdurmaları lâzımdır. Namaz vakti çıkınca , özür sahibinin abdesti bozulur. Vakit çıkmadan önce de, özre sebep olan şeyden başka bir sebep ile abdesti yine bozulur. Mesela, burnu deliklerinin birinden kan gelmekte iken abdest alıp, sonra diğer delikten de akmağa başlasa, abdesti bozulur. Hanefide ve Şafiide, (özür sahibi) olmak için, abdesti bozan şeyin, bir namaz vaktinde devamlı akması lâzımdır.

Abdest alıp, o vaktin farzını kılacak kadar bir zamanda akmazsa, özür sahibi olmaz. Bir kimse özür sahibi olunca, sonraki namaz vakitlerinde, bir kere, bir damla bile gelse, özür sahibi olması, o vakitlerde de devam eder. Bir namaz vaktinde hiç gelmezse, özür sahibi olmak biter. Özre sebep olan necaset elbiseye dirhem miktarından fazla bulaşınca, tekrar bulaşmasına mani olmak mümkün ise, bulaşmış yeri yıkamak lâzım olur. (El-fıkh-u alel-mezâhib-ilerbe'a)da diyor ki, (Bir hastanın Maliki mezhebine göre özür sahibi olması için, iki kavil vardır: Birinci kavle göre, abdesti bozan şeyin, bir namaz vaktinin yarısından fazla devam etmesi ve başladığı ve durduğu vakitlerinin belli olmaması lâzımdır. İkinci kavle göre, birinci kavildeki iki şart olmasa dahi, bu akıntılar başlayınca, hasta özür sahibi olur. Abdesti bozulmaz. Kesildiği vakit malum olursa namaza duracağı zaman, abdest alması müstehab olur. Hanefide ve Şafiide özür sahibi olamayan hasta ve ihtiyar, Maliki mezhebinin ikinci kavlini taklid eder.) (İslâm Ahlâkı s. 279)

Resûlullahın mübarek kabrini ziyaret etmek
Sual: Resûlullah efendimizin mübarek kabrini nasıl ziyaret etmelidir? Medine'ye girerken ihrama girilir mi?

Cevap: (Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Farz olan hac önce yapılmalı, sonra Medine ziyaret edilmelidir. Ziyareti önce yapmak da caizdir. Nafile hac yaparken, önce, yolun düştüğü şehre gidilir. Medine'ye girince, yalnız kabr-i Nebiyi "aleyhisselâm" ziyareti niyet etmelidir. Mescid-i Nebide bir namaz, başka yerlerdeki bin namazdan daha üstündür. Oruç, sadaka, zikir ve Kur'ân-ı kerim okumak gibi ibadetler de böyledir. Medine'ye girerken ihrama girilmez. Mekke'de ihramlı iken olan yasaklar, Medine'de yasak değildir. Kadınların da, tenha zamanlarda, örtülü olarak ziyaret etmeleri caizdir).

(Merâkıl-felâh)da ve haşiyesinde diyor ki, (Medine şehri uzaktan görülünce, salat ve selam getirilir. Sonra, (Allahümme hâzâ harem-ü Nebiyyike ve mehbıt-ü vahyike femnün aleyye biddühûl-i fîhi vec'alhü vikâyeten lî minennâr ve emânen minel azâb vec'alnî minelfaizîne bi-şefâ'atil-Mustafâ yevmelmeâb) denir. Şehre veya mescide girmeden önce gusül abdesti alınır. Güzel ve alkolsüz koku sürünülür. Yeni, temiz elbise giyilir. Şehre yürüyerek girmek iyi olur. Eşyalarını bir yere yerleştirdikten sonra, o yerlerin kıymetini ve yüksekliğini düşünerek, boynu bükük, kalbi kırık olarak; (Bismillâh ve alâ Milleti Resûlillah) der ve hicret gecesi gelmiş olan (İsrâ) sûresinin sekseninci âyetini ve namazda okunan salevat-ı şerifleri okuyarak ve (Vagfir lî-zünûbî veftah lî ebvâbe rahmetike ve fadlike) diyerek mescide gelir. Bab-ı selamdan veya bab-ı Cibril'den mescide girip, minber yanında iki rekât (Tehıyyetül-mescid) namazı kılar. Minberin direği sağ omuzu hizasına gelmelidir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" burada kılardı. İki rekât da şükür namazı kılar. Duadan sonra, kalkıp edeple Hucre-i saadete gelir. Muvâcehe-i saadet duvarına karşı, arkasını kıbleye dönerek, Resûlullahın mübarek yüzüne karşı, iki metre kadar uzakta, edeple durur. Resûlullahın kendisini gördüğünü, selâmını, dualarını işittiğini ve cevap verdiğini, amin dediğini düşünür. (Esselâmü aleyke yâ seyyidî, yâ Resûlallah...) diyerek kitaptaki uzun duayı okur. Emanet olan selamları söyler. Sonra salevat okuyup, dilediği duayı yapar. Sonra yarım metre sağa gelip, (Esselâmü aleyke yâ halîfete Resûlillah...) diye başlayan kitaptaki uzun duayı okuyarak hazret-i Ebû Bekre selam verir. Sonra, yarım metre sağa gidip, hazret-i Ömer'e de kitaptaki uzun duayı okuyarak selam verir. Sonra kendine ve ana babasına ve dua etmesini istemiş olanlara ve bütün Müslümanlara dua eder. Sonra yine Resûlullahın mübarek yüzü karşısına gelir. Kitaptaki duayı okur ve dilediği duaları da yapar. Sonra Ebû Lübabe hazretlerinin kendini bağlayarak tövbe etmiş olduğu direğe gelir. Burada ve Ravda-i mutahherada nafile, kaza kılar. Tevbe ve dua eder. Dilediği zamanlarda (Mescid-i Kuba) ve (Mescid-i kıbleteyn), Uhud şehitleri ve Baki'deki mezarları ve birçok meşhur mübarek yerleri de ziyaret etmelidir). (Tam İlmihal s. 348)

***

Sual: Hac yaptıktan sonra Resûlullah efendimizin kabrini ziyaret etmek gerekir mi? Resûlullah efendimizin mübarek kabri, Mescid-i Nebinin içerisinde midir?

Cevap: Hac yaptıktan sonra, Medine-i münevvereye gidip, Resûlullahın mübarek kabrini ziyaret etmek lâzım olduğu, (Eshâb-ı Kirâm) kitabının (Müslümanların iki gözbebeği) kısmının son sahifesinde uzun yazılıdır. (Hücre-i saadet), mescid-i şerifin kıble duvarının şark köşesine yakın olup, mihrapta kıbleye dönen kimsenin sol tarafında kalır. Minber ise, bu kimsenin sağ tarafındadır. Hücre-i saadet ile minber arasına (Ravda-i mutahhera) denir. Hücre-i saadet, iç içe iki duvarla çevrilmiştir. İç duvarın tavanının ortasında bir delik vardır. Dış duvar, mescidin tavanına kadar yüksek olup, üzerindeki yeşil kubbe uzaklardan görünür. Dış duvarların ve dışardaki yüksek parmaklığın etrafı (Sitare) denilen birer perde ile örtülüdür. Duvarların içine kimse giremez. Çünkü, kapıları yoktur. (Mir'ât-i Medîne)nin 384. cü sahifesinde diyor ki, Mescid-i saadet yapılırken, eni 60 zrâ [25 metre], boyu 70 zrâ [29 metre] idi. Bedir gazâsından iki ay evvel, yani ikinci senenin Receb ayında, Kıblenin Kâbe cihetine tahvili emir olununca, kapısı cenup duvarından şimal duvarına alınırken, mescidin tülü ve arzı yüzer zrâ [42 metre] yapıldı. Bu kapıya (Bâbüt-tevessül) denir. Velîd bin Abdülmelikin ve üçüncü Abbasi halifesi Mehdinin "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în" 165 [m. 781] de yaptırdıkları tamirde mescidin tülü 126, arzı da 76 metre oldu. Vehhabiler 1375 [m. 1955] senesinde genişletip, tülü 128, arzı 91 metre oldu. Mescid-i Nebideki tarihi isimleri değiştirip, Vehhabilerin isimlerini koydular.

Mescid-i Nebinin beş kapısı var idi. Bunlardan: İkisi garp duvarında olup, kıbleye yakın olana, (Babüsselam), şimal köşesine yakın olana, (Babürrahme) denir. Şark duvarının, kıble tarafında kapı yok idi. Şark duvarında, Babürrahme karşısında (Babül Cibril) vardır. (Tam İlmihal s. 348)

Namazları birleştirerek kılmak
Sual: Hanefi mezhebindeki bir Müslüman, hiçbir zorluk yokken, diğer üç mezhepten birini taklit ederek, öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirerek kılabilir mi?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde buyuruluyor ki:

"Sefer yani yolculuk ve matar yani yağmur gibi bir özür olunca, öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birlikte, cem ederek kılmak, Şafii mezhebinde caizdir. Hanefi mezhebinde ise caiz değildir. Hanefi mezhebindeki bir kimse, seferi yani yolcu iken, bir meşakkat, güçlük olmadığı halde, öğleyi ikindi vaktinde kılsa haram olur. İkindiyi öğle vaktinde kılsa hiç sahih olmaz. Şafii mezhebinde ise, ikisi de sahih olur. Kendi mezhebine göre harac yani meşakkat, güçlük olduğu zaman, kendi mezhebindeki ruhsatla amel etmesi caiz olur. Ruhsat ile de yapmakta meşakkat, güçlük olursa, başka bir mezhebi taklit etmek caiz ise de, o mezhepte, o ibadet için farz ve vacib olan şeyleri de yapması, müfsitlerden de sakınması lazımdır."

Bir işi, bir ibadeti yaparken başka bir mezhebi taklit eden kimse, kendi mezhebinden çıkmış ve mezhep değiştirmiş olmaz. Yalnız o işi yaparken diğer mezhebin şartlarına riayet etmesi lazımdır.

***

Sual: Din bilgileri öğrendiği, kendini din adamı olarak tanıttığı halde, kendini beğenen, kibirli olanlar oluyor. Böyle kibirli olanların, bu halden kurtulması mümkün değil midir?

Cevap: Kibre sebep olan ilmin ilacı iki şeyi bilmekle olur:

Birincisi, ilmin kıymetli, şerefli olması, salih, iyi niyete bağlıdır. İlmi, cehaletten ve nefsinin hevasından kurtulmak için öğrenmek lazımdır. İmam olmak, müftü olmak, din adamı tanınmak, herkesten üstün olmak için öğrenmemek lazımdır.

İkincisi, ilmi ile amel etmek ve başkalarına öğretmek ve bunları ihlas ile yapmak lazımdır. Amel ve ihlas ile olmayan ilim zararlıdır. Hadîs-i şerifte;

(Allah için olmayan ilmin sahibi Cehennemde ateşler üzerine oturtulacaktır) buyuruldu.

Mal, mevki ve şöhret için ilim sahibi olmak böyledir. Dünyalık ele geçirmek için ilim öğrenmek, yani dini dünyaya vesile etmek, altın kaşıkla necaset yemeye benzer. Dini dünya kazancına alet edenler, din hırsızlarıdır. Hadîs-i şerifte;

(Din bilgilerini dünyalık ele geçirmek için edinenler, Cennetin kokusunu duymayacaklardır) buyuruldu.

***

Sual: Allahü teâlâ, bütün günahları af eder mi, yoksa bunun bazı şartları var mıdır?

Cevap: Tegâbün sûresi onaltıncı âyetinde mealen, (Gücünüz yettiği kadar, Allahdan korkunuz!) buyuruldu. Furkan sûresi yetmişinci âyetinde mealen, (İman edip tevbe eden ve salih ameller işleyenlerin günahlarını sevaplara çeviririm. Allahü teâlâ günahları af edici, acıyıcıdır) buyuruldu. Vahşî, bu âyeti işitince, af için şartlar bildiriyor. Bu şartları yapamazsam korkarım. Bunun daha kolayı yok mudur dedi. Buna karşılık, (Allahü teâlâ, dilediği kullarının şirkten başka her şeyini af eder) mealindeki âyet geldi. Vahşî, bunu işitince, Allahü teâlâ, beni af etmek dilemezse, ne yaparım dedi. Bunun üzerine, (Ey kendilerine zulüm eden kullarım! Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz! Allahü teâlâ, bütün suçları af eder. O, gafûr, rahîmdir) mealindeki âyet-i kerime geldi. Vahşî, bu müjde bana yeter dedi. İman etti. Bu âyet-i kerime, kıyamete kadar gelecek olan herkes için müjdedir. Su bulamayanların teyemmüm etmeleri için de, önce (Temiz topraktan ellerinize ve yüzünüze sürünüz!) ve sonra, (Temiz topraklı ellerinizi, ellerinize ve yüzünüze sürünüz!) mealindeki âyet-i kerime geldi. Toprağı sürmeği emir eylemedi. Emri kolaylaştırdı. (Kıyâmet ve Âhiret s. 311)

***

Sual: Ruhsat ile mi yoksa azimet ile mi hareket etmek daha efdaldir?

Cevap: Allahü teâlâ, Peygamberine "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" Mekke dağlarını altın yapayım ister misin buyurunca, bu altınları Allah yolunda ve düşmanlarla cihad için kullanmağı düşünmedi. İstemedi. Güçlük çekmeği arzu eyledi. Tebük gazvesinde ise, (Bu orduya lâzım olanları getirene Cenneti müjdeliyorum) buyurarak, Eshâbından yardım istedi. Resûlullahın uzun günler orucunu bozmadığı ve açlıktan mübarek karnına taş bağladığı, kitaplarda yazılıdır. Mübarek ayakları şişinceye kadar geceleri, çok namaz kıldığı da bildirilmiştir. Mübarek zevceleri de "radıyallahü teâlâ anhünne", böyle çok ibadet yaparlardı. Fakat, ümmetine çok merhamet ettiği için, onların böyle sıkıntı çekmelerini istemezdi. Ümmetine ruhsat ile emir ederdi. Kendisi azimet ile ibadet yapardı. Din demek, yalnız emir demek değildir. Ruhsat ile azimetin ikisi de dindir. Tahrîm sûresinde, (Allahü teâlânın helal ettiklerini kendinize haram etmeyiniz!) mealindeki âyet-i kerime, (Ruhsat, izin verilen şeyleri inkâr etmeyiniz! Bunları haram etmeyip de, terk eder, çekinirseniz zühd olur, iyi olur. Yapması ise, günah olmaz) demektir. Hadîs-i şerifte, (Sünnetimi kabul etmeyen benden değildir!) buyuruldu ki, ruhsat, izin verdiğim şeyleri kabul etmeyip, kendine sıkıntı veren benden değildir demektir.

Tasavvuf büyükleri, ruhsat ve azimetten, ikincisini seçmişlerdir. Ruhsat ile amel etmeği de inkâr etmemişlerdir. Herkese ruhsat ile amel etmeği emir etmişlerdir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" de, böyle yapardı. Tasavvuf demek, Kitaba ve sünnete uymak, bidatlerden sakınmak ve tasavvuf büyüklerine saygılı olmak ve herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir. Ehl-i sünnet alimleri, azimet ile, vera ile hareket ettiklerinden, bir haram işlememek için, yetmiş helali terk ederlerdi. Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh" buyurdu ki, (Biz bir harama düşmek korkusundan, yetmiş helali terk ederdik.) (Kıyâmet ve Âhiret s. 311)

İslâmiyete uygun iş yapmak
Sual: Müslümanın yaptığı işin haram veya helal olduğunu bilmemesi özür olur mu, günah veya küfürden kurtulur mu?

Cevap: Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, yapacağı her işin, İslâmiyete uygun olup olmadığını bilmesi lazımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet âliminden sorarak veya bu âlimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi lazımdır. İş, İslâmiyete uygun değil ise, günah veya küfürden kurtulamaz. Her gün hakiki tevbe etmesi lâzımdır. Tevbe edilen günah ve küfür, muhakkak af olur. Tevbe etmezse, dünyada ve Cehennemde, azabını, yani cezasını çeker.

(Ben Müslümanım) diyen kimsenin, imanın ve İslâmın şartlarını ve dört mezhebin icmaı, yani söz birliği ile bildirdiği farzları ve haramları öğrenmesi ve ehemmiyet vermesi lazımdır. Bilmemesi özür değildir. Yani, bilip de inanmamak gibidir. (Kadınların yüzlerinden ve ellerinden başka yerleri, dört mezhepte de avrettir.) İcma ile olmayan, yani diğer üç mezhepten birine göre avret olmayan bir yerini, ehemmiyet vermeyerek açan kafir olmaz ise de, kendi mezhebine göre, büyük günah olur. Erkeklerin diz ile kasık arasını, yani uyluğunu açmaları böyledir. Bilmediğini öğrenmesi farzdır. Öğrenince hemen tevbe etmeli ve örtmelidir. (İslâm Ahlâkı s. 320)

***

Sual: Mazlum ve garip olarak ölenler, şehit hükmünde midir? Bazı kafirler için şehit diyenler var. Müslüman olmayanlar şehit olur mu?

Cevap: Bunların ölümleri birdir. Birini diyelim, diğeri dahi ona benzer.

Garip dahi, iki türlüdür: Biri, uzak iklimde kalıp yanında akrabası ve aşinası bulunmaya. Biri dahi, mekânında fakir ola. Kimse, tenezzül edip, onun yanına varmaz ola. Böyle müminler dahi, gariptir ve ölürse şehittir. Birisi, altmış yaşını geçe ve beş vakit namazını terk etmeye. Bu dahi şehittir. [Haram işlemesi ölümüne sebep olan, mesela, içki içerek zehirlenen, şehit olmaz. Fakat, haram işlerken başka sebep ile ölürse, mesela, bina çökerek ölürse, şehit olur. Kadınların, kızların yüzlerinden ve avuç içlerinden başka her yerleri avret mahallidir. Örtünmeleri farzdır. Ehemmiyet vermeyen kâfir olur. Başı, saçı, kolu, bacağı açık olarak sokağa çıkmayan kadınlar, kızlar da şehittir. Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Ahkâm-ı islâmiyyeyi öğrenen ve çocuklarına öğreten ana, baba da şehittir.] İmanı ve namazı olmazsa, şehit olmazlar. Ve kâfir elinde esir olduğu hâlde ölen Müslüman dahi şehittir. Zulüm, işkence yapılarak öldürülen kâfir şehit olmaz. Kâfir olarak ölen, asla Cennete girmez. Bir şehit dahi budur ki, yüzünü dergâh-ı izzete tutup, (Ey benim mabudum! Ne ki, ömrüm olsa, bir şeye ümit bağlamadım, illa hazretine. Ve dahi, kimseye boyun eğmedim. Dünya mekrine, din düşmanlarına aldanmadım. Ya Rabbi! Şimdiki hâlde, senden ümidim budur ki, cemi ümmet-i Muhammedi "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" af ve mağfiret edesin) diye dua ve niyaz ede. Bu dahi şehittir. (İslâm Ahlâkı s. 347)

***

Sual: İmam-ı Gazali hazretleri gibi alimlerin kitabında uydurma hadîs var diyenlere nasıl bir cevap vermelidir?

Cevap: Beydâvî, imâm-ı Gazâlî, Celâleddîn-i Süyûtî, Sadreddîn-i Konevî ve Senâüllahı pâni-pütî hazretleri gibi büyük alimleri sahih hadîsle, uydurma hadîsi birbirinden ayıramayacak kadar bilgisiz sanmak, yahut, uydurma hadîsleri, bile bile, sahih hadîs olarak yazacak kadar dinsiz veya dinini kayırmaz ve vicdanı sızlamaz sanmak, çok büyük saygısızlık, vicdansızlık ve insafsızlıktır. İslâm alimlerinin hadîs-i şerifler üzerinde nasıl bir titizlikle çalıştıkları, kitaplarda uzun uzun bildirilmiştir. O yazıları okuyan akıllı ve insaflı bir kimse imâm-ı Gazâlî hazretleri gibi büyük bir alimin kitaplarında uydurma hadîs vardır diyecek kadar küstahlaşan bir dinde reformcuya hiç inanır mı? O yüce alimler, hadîs-i şerifleri anlayamamışlar da, ibni Teymiyye ve onun yolundakiler anlayabilmiş demek, Ehl-i sünnet alimlerine düşman olanlardan başkasının söyleyebileceği bir şey değildir. İslâm alimlerinin büyüklüğünü anlayamayanlar, o yüce imamları da, kendileri gibi kısa akılları, bozuk düşünceleri ile yazmış sanıyorlar.

"Gazâlînin muhakemesi, sosyal fikirlerin zararlı tesirleri altında kalmış" diyecek kadar aşağı kelimeler kullanıyorlar. Onların her yazılarının, âyet-i kerimelerin ve hadîs-i şeriflerin izahı, açıklaması olduğunu kavrayamıyorlar. İmâm-ı Rabbânî hazretlerini öven bir kimse, bu sözünde samimi ise ve o yüce imâmın yazılarını beğeniyorsa, bu yazılara uyması ve onun çok övdüğü Ehl-i sünnet alimlerini beğenmesi, onlara karşı saygısızlık yapmaması lazımdır. Alimin kıymetini, ancak alim anlar. Ehl-i sünnet alimlerinin kıymetini anlamamak, onları lekelemeye kalkışmak, Fırka-i nâciyyeden ayrılmak olur. Ehl-i sünnetten ayrılanın ya dalalet sahibi sapık veya kafir olacağı, El-besâir li-münkirit-tevessül kitabında uzun yazılıdır. Celâleyn tefsiri haşiyesinde deniyor ki:

"Dört mezhepten başkasını taklit etmek caiz değildir. Dört mezhepten birine uymayan kimse, dalalettedir. Başkalarını da dalalete sürüklemektedir. Bunların bazıları da kafir olmaktadır. Çünkü, küfre sebep olan yollardan biri, âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden ahkam, hüküm çıkarmaya kalkışmaktır."